ÇAĞIN GÖÇMENLERİ
M. Salih İzgöer · 21.11.2015 · 6 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026Her insan belli bir zaman ve mekânın içine doğar. Bir mekânda büyür, alışkanlıklarını, davranışlarını, duygu ve düşüncelerini bu mekânda kazanır. Mekânın insana sunduğu tabii ve beşerî şartlar, insanın kendi kendisini inşâ ederken kullandığı malzemelerdir. Söz gelimi kutuplarda dünyaya gelmiş birisi, ekvator kuşağında giyilen bir giysiyi giyinmediğinden o giysiye karşı zevk de geliştiremez.
O giysinin hangi usullerle dikildiği, hangi kumaştan dikildiğinde güzel duracağı vb meseleler onun zihnini belki de hiçbir zaman meşgul etmez. Yine aynı şekilde mesela bir çölün ortasında çadırını içerisini serin tutacak biçimde tasarlamaya çalışan bedevi, yağmur ormanlarının ortasındaki bir köyde, bu yağmura karşı alınan tedbirlerin hiçbirisini düşünmez. Bunlarla söylemeye çalıştığımız, mekânın tabii şartlarının insanın günlük yaşayışını etkiliyor olduğudur.
Sözünü ettiğimiz bu etki, onun sadece yaşayışı ile sınırlı kalmaz; bilgisi, tecrübesi, becerileri ve bunların birikimi olarak edindiği bilgeliği de etkiler. Denizciler “denizde iki elin kanda olsa yardım isteyene yardım edeceksin” derler mesela. Mekânın tabii etkilerinin getirdiği tabii ahlâktır bu. Her mekânın kendisine özgü tabii bir ahlâkı ve dolayısıyla tabii bir davranış biçimi vardır.
*** İnsana dair her şey, oluşturulduğu tabii ortamda anlamlıdır. O ortamdan çıkıp başka bir ortama girdiğinde anlamını büyük oranda yitirmesi kuvvetle muhtemeldir. Herhangi bir sebep ile doğup yetiştiği, eğitimini terbiye ve becerilerini kazandığı ortamını bırakıp başka bir ortam içine giren kimse, girdiği ortamın “sonra gelen”idir. Ve her “sonra gelen”in şaşkınlıktan bir nasibi olur. Böyle bir kişinin girdiği ortam, bıraktığı ortamdan ne kadar farklıysa şaşkınlığı ve bocalaması da o kadar fazlalaşır.
Giyim-kuşam, hal-davranış, maruzatın ifadesi, ihtiyacın temini ve daha sayılabilecek pek çok şeyde eski ortamının bilgilerinden daha fazla bilgi ve beceriye ihtiyaç hisseder. Şayet bilgi yetersizse o zaman iç dünyasında dışarıya sunabileceği tek şey duyguları kalır. Fakat bu da çoğu zaman ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez. Zira duyguların nasıl ifade edileceği de nihayetinde öğrenilen bir şeydir. Her mekânın kendi insanına öğrettiği üslup ve biçimler birbirinden farklılık arz edebilir. Yeni ortamda duygularını ifade ediş biçimi de eski alışkanlıkları kadar tuhaf karşılanabilir.
Böyle bir manzara karşısında insan kendisini, bir cümlenin içerisinden çekilip çıkarılarak başka bir cümlenin içine konulmuş kelime gibi yalnız ve anlamsız hisseder. Bu sebeple çoğu zaman ani ve beklenmeyen değişiklikler insanda kendi anlamını ve varoluşunu sorgulama ihtiyacı doğurur. Kendi anlamını arayan diğer bir deyişle ait olduğu yeri/mekânı arayan kişi kaygılıdır. Problemlerin çözümünü bulamadığında daha fazla panikler. Bilgi ve becerilerinin işe yaramadığını görür ve bu sebeple hem korkar, hem üzülür. Her ikisini yaşayan kişi duygusallaşır, alınganlaşır, çocuksulaşır. Bir çocuk gibi her şeyin hemen olmasını ister. Yeni mekânında işlerin usullerini tam bilemediğinden ve yetenekleri bu usuller karşısında yetersiz kaldığından, çoğunlukla kestirmelere başvurmak ister. Kendisini koruyacak, kendisine arka çıkacak birini arar. Bu kişiden diğerlerine yapılmayan iltimasların kendisine yapılmasını bekler. Bulamadığında yeni mekânındaki her şeye herkese kendisini kapatır.



