ZAMANA DAİR
M. Beşir Eryarsoy · 02.05.2017 · 8 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026Mahiyeti bilinmeyen şeyler hakkında düşünmek ya da bir şeyler söylemek oldukça zor olsa gerek.
Hakkında bir şeyler söylemenin zor olduğu hususlardan birisinin de “zaman” mefhumu olduğunda şüphe yoktur. Buna rağmen zamanın ne olduğunu kurcalamak ve kavramak bizim için son derece önemlidir.
Çünkü zaman bizim en büyük sermayemiz, bütün varlıklarımızın kendisi ile varlık sahnesine çıkabildiği müstesna bir varlık. Hepimiz onunla o kadar iç içe olduğumuz, hepimizi o kadar çok sarıp sarmalamış olduğu için onu çok iyi tanıyabilmemiz gerektiğini düşünebiliriz. Bu kadar iç içeliği dolayısıyla onu çok iyi tanımamız tabii görülmekle birlikte, iç içeliği, bizimle birlikteliği, bizden ayrılmazlığı ile ters orantılı olarak o kadar büyük çapta meçhulümüzdür.
Zamana dair getirilecek tanımlar ve yapılmış tanımlar arasında iki tanesini hatırlatmak bence önemlidir. Einstein’a göre zaman “maddenin dördüncü boyutu” dur. Yani zaman olmazsa madde de olmaz. Fakat buna rağmen zamanın mahiyeti ile ilgili bilgimiz maddenin diğer üç boyutu ile kıyaslanamayacak kadar belirsizdir, meçhuldür.
Bir diğer önemli tanım -ki Kur’ân-ı Kerim’den hareketle yapılabilecek bir tanımdır- “zamanın eylemin zarfı” olduğu söylemektir.
Fakat eylemin içinde cereyan ettiği bu zarf, -yine maddenin diğer üç boyutu hakkında olduğu üzere- eylemin kendi boyutlarında olduğu gibi açık, müşahhas, belirgin değildir.
Madde ile, bizim ile, eylemlerimiz ile bu kadar iç içe ve vazgeçilmez olduğu hâlde zaman nedir?
Onu tanımlamak için ne kadar uğraşırsak uğraşalım belli belirsiz bazı yüzeysel işaretler bulabilsek dahi bu muazzam varlığı diğer varlıkları tanımlayabildiğimiz, onlara işaret edebildiğimiz, elimizle dokunabildiğimiz, duyularımızla hissedebildiğimiz kadar müşahhas değildir.
Bir paradoks gibi görünüyor… Bizimle, eylemlerimiz ile madde ile bu kadar iç içe ve vazgeçilmez bir unsur olan zaman, bir boyut bir zarf olan zaman nedir, diye sorgulamak.
Burada susuyoruz…
Bunun böyle olması zamanın anlaşılmazlığı çapında onun önemini de ortaya koymaktadır. Çünkü insan olarak yaratıldığımız andan itibaren daha doğrusu kâinatın yaratılışı ile birlikte zaman mevzu bahis olmuştur.
Zamanın çeşitli dilimleri olduğunu varsayıyoruz. Her bir dilimin kendisine göre ismi vardır. Fakat bu bütün dilimlemeler son derece anlaşılması güç olan zamanla ilgili itibarî dilimlemelerdir. Bu bakımdan kâinatın yaratıldığı süre olarak belirtilen, göklerin ve yerin yaratılışında Kur’ân-ı Kerim’de sözü edilen “altı gün” kesinlikle bizim yirmi dört saatten oluşan günümüz değildir.
Hatta başka gezegenlerin elbette ki günleri ve yılları da dünyamızın günlerinden, yıllarından, saatlerinden farklıdır.
Zamanın en küçük birimi nedir, en büyük birimi nedir? Tıpkı noktacıklardan meydana gelen nerede başladığı nerede bittiği belli olmayan ışık şeridi gibi bir şeydir zaman.
Hatta ışığın zamandan daha maddî olduğu kolaylıkla anlaşılabilir, söylenebilir.
O hâlde zamanın ne olduğunu kurcalamaktan ziyade zamanı kendimiz için en büyük sermaye olarak görmemiz, algılamamız gerekir. Bizi asıl ilgilendirmesi gereken bir husus, onu nasıl değerlendirebileceğimiz hususu olmalıdır.



