Âkif’imizin en dikkate değer özelliklerinden birisi de hiç şüphesiz kendi iç dünyası ile dış dünya arasındaki bütünlük anlayışıdır. Ona göre duygu, his ve vicdan, kesinlikle amel, eylem ve yapılması gerekenlerden kopuk olamaz. Kendisini etkileyen ne varsa mutlaka dış dünyasında karşılığını bulmuş, onun bir yansıması varlık âlemine çıkmıştır. Hatta bunun yalnız kendisinde böyle olması gerektiğini dile getirmekle ya da bu yansıma ve yankılamaları şiirlerinde müşahhas hale getirmekle kalmaz, bunu başkalarında görmeyi beklediğini de açıkça ortaya koyar. Bunlara dair birçok örnek arasından şunları gösterebiliriz:
Âkif, Safahat’ının dördüncü kitabında “Vâiz Kürsüde” adlı manzumesinin başına “Onlar, Allah’ın göklerdeki ve yerdeki kudret ve hâkimiyetini görmüyorlar mı?” (el-A’râf, 7/185) âyetini kaydettikten sonra, son derece ilmî terimlerle ve açıklaması ayrıca uzun sürecek derin tefekkürün ifadesi olan altı beyitlik bir girişin akabinde, her şeyin hâl dili ile kaçınılmaz kıldığı “Peki, bütün bunların sebebi nedir?” anlamına gelecek soruyu ortaya atıyor ve bu soruyu şöyle cevaplandırıyor:
“Bekaayı hak tanıyan sa’yi bir vazife bilir;
Çalış çalış ki bekaa sa’y olursa hak edilir.”
diyor ki Âkif’imiz:
Bütün kâinatın Allah’ın muradına uygun olarak baki kalabilmesi, kendileri için tayin edilmiş ve Allah’ın gök ve yerin bütün zerreleri üzerindeki egemenliğinin bir tecellisi olarak takdir ettiği kesintisiz çalışmaları ile mümkündür. Onların var oluşları çalışmalarını zorunlu kılmaktadır. Bu, bütün yaratılmışların “şevkle mahkûmu oldukları bir kanun”dur.
Varlık âlemi varlığını sürdürebilmek için bu kanunun gereğini yerine getirmek zorunda olduğuna göre, sen de eğer bekayı, var olmayı kendin için bir hak olarak görüyorsan, kâinat içerisinde çalışmadan var olmaya çalışmak gibi aykırı bir istisna teşkil edemezsin. Sen de kalmak, var olmak istiyorsan, bu hakkını kullanmak istiyorsan, bu hakkının elinden alınmasını istemiyorsan, çalışmak zorundasın. “Çalışma” zorunluluğunu vurguladıktan sonra var olmanın, ayakta durabilmenin ancak çalışmak (sa’y) ile hak edilebileceğini belirtiyor. Birkaç beyit ilerledikten sonra “ayın, göğün, güneşin gezegenlerin, yıldızların durmadan dinlenmeden çalıştıklarını” dile getirdikten sonra bakınız ne güzel bir “hüsn-i ta’lîl” ve mükemmel bir teşbih ile konuyu bağlıyor:
“Bütün alın teridir durmayıp yağan envâr!”
Kâinatın, insanlığın, toplumun üzerine yağan bütün nurlar “alın teri”dir. Laf u güzaf değildir. Günümüz insanının müptelası olduğu, aramızda ve dışımızda çokça örneklerini görebildiğimiz, çok konuşmaktan en ufak bir hayır, bir değer üretemeyenlerin lüzumsuz ve yarar sağlamayan hatta yerine göre vebal olabilen işleri değildir. Çalışmayıp oturanın haline gelince onu da;
“Bu harb işinde kazanmaktadır çalışmış olan,
Çalışmayıp oturandır gebertilen, buğulan.”
şeklinde tezat teşkil eden bir karşılaştırma ile çok özlü ve çarpıcı bir anlatımla dile getirmektedir.
Çalışan, sa’yedip didinen Garp’ın vardığı noktayı etraflı bir şekilde tasvir ettikten sonra Âkif, İslam ümmetini, bu ümmetin başındaki yönetimleri, Müslüman Şark’ın topyekûn meskenetini, acizliğini dile getiriyor, İslâm adına işlenen azim hatalara değinmeden geçemiyor:
“Ekilmemiş koca yerler, biçilmiş ormanlar
Isıtmalar, tifolar, türlü mevt-i sârîler
Hurafeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar
Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar...
Ataletin o mülevves teressübâtı bütün
Nümune işte biziz..."
Bunun için biz Âkif’e “Bizim Âkif” diyoruz. Çünkü o, bizim duymamız gerekenleri gerektiği gibi, gereken boyutlarda duymuş, göstermemiz ve ortaya koymamız gereken çözümleri sunmayı da ihmal etmemiştir.
İşlenmeyen arazinin, imha edilen ormanların ızdırabını duyduğu gibi, hurafelerin, yanlış yerlerde medet aramanın ve benzeri bütün aksaklıkların, dine, kâinata ve fıtrata karşı işlenen bütün cinayetlerin temelinde “atalet/çalışmamak, tembellik” yattığını ifade etmeyi de ihmal etmiyor. Aynı zamanda bütün bunlardan kurtulmanın yolunu da işaret ediyor. Not düşmek ya da dikkat çekmek istediğimiz şudur: Âkif, İslâm’ı bütün kapsayıcılığı ile vakıayı ele alıp Müslüman gözüyle değerlendirmiş bir dava adamımızdır. (Bana göre ona ‘münevver’ ya da ‘aydın’ demek yetersiz kalır. O, bir dava adamıdır. Davamızın adamıdır.)
Bu karakteristik özelliği ile Müslüman olarak bizlerin de her şeyi ilgi alanımızda görmemiz gerekmektedir. Buna bağlı olarak her konuda doğru ve sağlıklı çözümler üreten, reçeteler sunan yoğun bir ilmî ve fikrî cehd ve gayreti ortaya koymaya son derece muhtacız. Bunu topluca ve her birimiz kendi imkân ve sınırlarının en ileri noktasında ortaya koymak zorundayız. Ortaya koyacağımız çözüm ve reçetelerin alelacele kotarılmış, sıradan ve basit olmamasına, ciddi birikim ve doğru tespitlerin ürünü olmasına da ayrıca dikkat etmek zorunluluğu da ortadadır.
Kâinatın her zerresinin çalışmakta olduğu noktasından hareketle Âkif, Müslümanın tembelliğinin kabul edilemez olduğunu dile getirmek suretiyle tefekkürün insanı ulaştırması gereken neticeyi de ortaya koymaktadır.
Ümitsizliğe Geçit Vermeyen Âkif
İslam’ın, İslam Ümmeti’nin dinî, ahlâki, siyasi, bireysel, toplumsal nitelikteki çeşitli meselelerine Safahat’ın üçüncü kitabını teşkil eden “Hakkın Sesleri” bölümünde el atan Âkif, bu meseleleri Kur’ân’dan çeşitli âyetleri serlevha yaparak dile getiriyor. Elbette ki ümmetin en ciddiye alınması gereken meselelerinin başında Âkif’in zamanında olduğu gibi günümüzde de ‘ümitsizlik’tir.
Ümitsizliğe kapılmak, hayatta kaldıkça Müslüman’da görülmemesi gereken bir haldir Âkif’e göre. Bu hususu, şiirlerinden birisinin başına alıntıladığı şu çok çarpıcı âyet-i kerime ile anlatmaya çalışıyor: “Oğullarım, gidiniz de Yusuf’la kardeşini araştırınız; hem sakın Allah’ın inayetinden ümidinizi kesmeyiniz. Zira kâfirlerden başkası Allah’ın inayetinden ümidini kesmez.” (Yusuf, 12/87)
Bilindiği gibi bu sözleri Yakub (as), çocuklarına söylemişti. Ne zaman? Yusuf’unu kaybettikten uzun zaman sonra diğer kardeşini de kaybettikten sonra. Ümit kesmiyor ama Yusuf’a üzüntüsünden gözlerini kaybetmiş olan Yakub. Bir evladından daha ayrılmanın acısı içerisinde kavrulan Yakub, bu elemlere teslim olmuyor, ümidini bitirmiyor. Şimdi ikiye çıkmış olan kayıp ciğer parçalarının, bu şartlarda bile, ümit kesmeksizin araştırılmasını istiyordu.
Peki, bu örneğin ümmete hatırlatıldığı dönemde ümmet nelerini kaybetmişti? Her şeyini kaybetmişti denilse, abartmak olmaz. Ama bir şey var ki onu kaybetmemeliydi. Mevcut, hâlihazırdaki karanlığın gelecekte de devam etmeyeceğine dair ümidini. Ümmet bunu da kaybederse, imanını da kaybetmiş olur:
“Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.
Dünyada inanmam hani görsem gözümle:
İmanı olan kimse gebermez bu ölümle.”
Ümmetin hareketsiz hâli, ataleti Âkif’e göre “yaşayan bir ölü”yü andırmaktadır. Ama Âkif böyle bir yaşayan ölüyü harekete getirmenin zorunlu olduğunu görüyor ve diyor ki:
“Ey dipdiri meyyit! “İki el bir baş içindir”
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!”
Âkif, olan bitene tam anlamıyla duyarsız kalan, en ufak bir tepki vermeyen, bu hâliyle şaşırtan “yaşayan ölü”ye geçmişini hatırlatmadan edemiyor:
“His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.”
Âtiyi yani geleceği karanlık görüvermenin insanı şaşkına çevirdiği, bunun insanın sebeplere sarılmasını engelleyen bir hal olduğu tespitini,
“Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın
Esbâbı elinden bırakarak ye’se yapıştın”
mısralarıyla yaptıktan sonra Âkif, bu halden kurtulmanın nasıl bir azim ve kararlılığa sahip olmayı gerektirdiğini şu son derece dikkat çeken ifadeleriyle anlatıyor:
“Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan
Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.
Âlemde ziya kalmasa, halk etmelisin halk! 1
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!”
Çözüm, bir an önce şaşkınlıktan kurtulup kendine gelmek ve yapılması gereken ne varsa onun için azim ve gayrete sarılmaktır. Çünkü en yıkıcı darbeler şaşkın hâlde alınan darbelerdir. Hatta bu hâlde alınan darbeler bizzat yıkıcı olmasa bile, şaşkınlığın olumsuzluklarıyla birlikte çok tahripkâr olur. Bunun sonucunda sahipsiz kalan vatan dahi elden gider. O halde bir an önce toparlanmak gerekir:
“Sahipsiz olan memleketin batması haktır.
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryadı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki; telâfi edecek bunca zarar var
Feryad ile kurtulması me’mûl ise haykır!
Yok yok! Hele şu azmindeki zincirleri bir kır!
“İş bitti... Sebatın sonu yoktur” deme, yılma.
Ey millet-i merhume, sakın ye’se kapılma.”
Müslüman olarak yaşayıp bunun gereklerini yerine getirmeyi kendisi için hayatın bir gayesi olarak tespit etmiş her bir dava ve davet adamının, toplumu İslam noktai nazarından dönüştürmek için kendisini sorumlu kabul eden herkesin, bu şiirin, baştan sona kadar üzerinde durması gereken can alıcı bir gerçeği ayrıntılarıyla el aldığını görmesi gerekmektedir.
Bundan da önemli olmak üzere bu şiirde Âkif, davası olan bir fert ve toplumun ümitsiz yaşayamayacağını özellikle vurgulamak istemektedir. Bunu vurgularken, vatanı vatan yapan değerlerin, hâkim olmasıyla toprağın “vatan” olabileceğine dikkat çekmektedir. Bunun için bu değerlerin üzerinde müşahhaslaştığı toprakların “vatan” olarak kalabilme özelliğini koruyabilmek için ona gerektiği gibi sahip çıkmak bir zorunluluktur.
Âkif’imize göre böyle bir dava adamı, ‘ben bu kadar direndim/biz bu kadar direndik, istediğimiz sonuca bir türlü ulaşamadık’ gibi anlamsız gerekçeleri göstermemelidir. Bu gerekçeleri ümitsizliğe kapılmak, dolayısıyla çalışıp çabalamayı, kendisi gibi düşünüp inananlarla birlikte yürümeyi bırakmak için mazeret olarak görmemelidir.
Bir dava adamı olan, davamızın adamı olan Âkif, ümitsizliğe kapılıp çalışmamanın herhangi bir mazeretinin olabileceğini kabul etmiyor, hatta böyle bir şeyi tasavvur dahi etmiyor. Muhakkak ki biz de onunla aynı kanaati paylaşıyoruz.
Mehmet Beşir Eryarsoy
1. Âkif’in burada imkansız bir varsayımdan hareketle böyle bir tabir kullandığını unutmayalım. Yani âlemin nursuz, ışıksız kalması imkânsız olduğuna göre, senin de çalışmadan, bu durumundan kurtulmak için çaba göstermeden kalman, aynı şekilde imkânsız olmalıdır, demek istiyor. Yoksa yüzeysel bir anlamadan çıkarılacak bir sonuçla yaratılmış olan insanda yaratmak güç ve kabiliyetini gördüğünden böyle seslenmiyor.