BUNALIMIN ARDINDAN NE GELİR?
Medeniyet Yöneticisi · 29.01.2016 · 7 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026
İki yüzyılı geçen bir bunalımı yaşadık topluca. Bu bunalımdan henüz çıkmış değiliz. Hatta belki en hâd safhasını, en yüksek derecesini yaşıyoruz bu bunalımın. Çünkü; bir de dünyada büyük bir bunalım var. Bu iki bunalım, katmerli bir şekilde ruhlarımızı sarsıyor ve her hareketi, müsbet veya menfi bütün hareketleri şekillendiriyor.
(Çıkış Yolu II, s. 64)
Sezai Karakoç
Karşı karşıya kaldığımız bunalımın, sıkıntının, kaosun, birkaç yönü, cephesi var.
İslâm coğrafyasında idarecilerle halk arasındaki temel sıkıntılar, ümmetin modern dünya karşısındaki sıkıntıları, müdahaleler sonucu oluşan bölgesel sıkıntılar, açmazlar, bunalımlar, bütün bunlara ilave olarak modern dünyanın yapıp ettikleriyle dünyayı sürüklediği yer itibarıyla meydana gelen bunalımlar.
Tüm bu sıkıntıların ortasında ve göbeğinde Türkiye var, en çok etkilenen ülke Türkiye ve dolayısıyla Türkiye halkı, Türkiye halkı da kendi içinde farklı farklı sıkıntılar çekmekte. Her bir çevrenin sıkıntıları çok farklı olsa da veya farklı görünse de temelde sıkıntı ve bunalım aynıdır, belki değişik versiyonlar olarak önümüze sürülmektedir de biz onu anlamakta zorlanıyoruz. Sanki ortak bir bunalım yokmuş da sadece etnik, mezhepsel, laik-dindar çatışması, bölgeler arası farklılıklar etrafında oluşan mevzii bunalımlar var. Olup-bitenlere tarih ve insan fıtratı açısından bakamamanın körlüğü var.
Batı medeniyetinin, anlayışı, fikriyatı, iktisadı, siyaseti, kültürü, insan ve kainat anlayışı, ufuksuzluğu ve tek yönlü bir dünya tasavvuru, bunalımın esas sebebidir, olmakta olan sıkıntı da bunun sonucudur.
İslâm dünyası, batı medeniyetini, insanlığın son merhalesi olarak kabul ettiğinden -veya buna mecbur kaldığından- beri başı dertten kurtulmuyor. Bir medeniyete dahil olmak o medeniyetin kuruluş aşamasında ancak mümkündür, kuruluşunu tamamlayan bir medeniyete ancak ilhak edilir o da kendini yok etmek anlamındadır. Batıyla ilişkilerimiz, tek yönlü ve batı değer yargılarına, bilakaydüşart teslim olma esasına dayanır. Bu ruh hali, bu eziklik psikolojisi, batıya öykünme, niyetini ve gizli planlarını göz ardı ederek batılılaşmaya kapılmayı getirdi. Bu hâl; toplumsal travmayı beraberinde getiriyor, bunalımın temeli bu ruh hali ve yapısıdır, bunu anlamadan çareyi başka yerlerde aramak çözüm getiremez, belki geçici rahatlama getirir.
Tarihe/insanlık tarihine bakan ve gelişim seyrini izleyen herkes bilir ve görür ki;
İnsanlığın ana ekseni tevhid anlayışı ve buna bina edilen gelişmeler ve icatlardır. Batı önce tevhidden koptu, sonra maddi alanda çok ilerledi, ama dayandığı inanç ve değerler onu dünyayı adil idare etmekte zorluyor. Temeli çatışmaya ve boyun eğdirmeye isnad eden zihin yapısı tüm insanlığı kuşatmaktan aciz, bu acziyetini gidereceğine dönüp bütün dünyaya, dünya insanlarına tek bir şey dayatıyor; dar, fıtrat karşıtı, çatışmaya dayalı, kainatla, börtü böcekle kavgalı anlayışını…
Batı uygarlığı; insanoğlunu anlamaya, farklılıklarını görerek ona göre bir dünya oluşturmaya çalışacağına, elde ettiği teknik üstünlükle, kurduğu beynelmilel teşkilatlarla, askeri güçle, modayla, finans sistemiyle… bütün insanları ihata edeceğine inanıyor. Batı bir yere gelmiş, bütün insanların aynı yere gelmesini ilahi ve vazgeçilmez bir kaide olarak kabul ediyor. Bunun dışında başka bir anlayış ve yaşayış olamayacağına inanıyor, böyle inanmakla kalmıyor, buna uymayanı da insanlığını tamamlamamış, düzeltilmesi ve adam edilmesi gereken yaratık olarak görüyor. Devletlerin işleyiş ve yönelişlerini de batı değer yargıları ve yönelimleri doğrultusunda olursa meşru sayılabilir aksi halde onlar da hizaya getirilir. Tehlikeli olan şey/asıl bunalım; ehl-i İslâm’ın çoğunluğu da buna inanıyor olmasıdır.



