Bismillahirrahmanirrahim
Değerli kardeşlerim, şimdiye kadar yaptığım konuşmalarımda genellikle ümmetin içinde bulunduğu ahval ile ilgili olarak birtakım duygularımı, dilek ve temennilerimi dile getirdim. Bugün ise farklı birkaç nokta üzerinde durmak istiyorum.
Bazı hususların üzerinde hep birlikte yoğunlaşmamız ve düşünmemiz gerektiğine inanıyorum.
Kardeşlerim, hepinizin malumu olduğu üzere “medeniyet” sanıldığı gibi sadece taşın, toprağın şekil alması değildir. Medeniyet, öncelikle ruhumuzu ve hayatımızı İslam’ın damgası ile damgalamak, sonrasında İslam’ın verdiği anlayışla maddeye ve toplumsal hayata nizam vermenin adıdır.
Kardeşlerim, yanlış birtakım eğilimlerin kirlettiği, çeşitli yaklaşım ve cereyanların kendisinden soğuttuğu bize ait bir kavram olan “cemaat” kavramını yeniden sağlam ve doğru temellere oturtmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu noktada kendimizden “Medeniyet Vakfı Cemaati” olarak söz etmekte en ufak bir sakınca görmüyor ve en ufak bir tereddüt göstermiyorum. Birilerinin bu kelimeyi kirletmiş olması, başka birilerinin de yanlış anlaması “cemaat” olmanın bizler için rahmet kaynağı olduğu gerçeğini değiştirmez. Yeter ki bizler cemaat olmanın bilincine doğru bir şekilde varalım ve onun gereklerini doğru bir şekilde yerine getirmiş olalım. Efendimiz; “Cemaat rahmettir; tefrika (ayrılık, iftirak, dağılmak) azaptır.” (İbnHanbel, IV, 278, 375) buyurmuştur. O bakımdan bizlerin cemaat olmanın rahmetini hep birlikte solumamız gerekmektedir.
Cemaat olmanın en belirgin özelliğini Abdullah b. Mesud (r.a) “Cemâat, tek başına bile olsan, hak üzere olman ve onda sebat etmendir.” diyerek belirtmiştir.
Kardeşlerim bu hususta sayısal çokluğa hiçbir şekilde bakılmaz. Çünkü Abdullah b. Mesud (r.a) şartını koyarak “İsterse tek başına olsun” demektedir. Evet, hak üzere bulunduğun sürece sen cemaatsin. O halde bizlerin çokluktan ziyade üzerinde durmamız ve hassasiyet göstermemiz gereken husus doğru, hak, isabet ve istikamet üzere olmak ve bundan taviz vermemektir.
Bu manada cemaat olarak bizim birtakım hassasiyetlerimiz vardır. Bunlar aynı zamanda bizim sabitlerimizdir, değişmezlerimizdir.
Cemaat olarak İslam bizim için her şeyin ölçüsü ve esasıdır. Bu ölçüye uymayan, bu endazeye sığmayan, bu esastan kaynaklanmayan hiçbir inanç, hiçbir kanaat, hiçbir düşünce, hiçbir yapı, tavır ve tutum bizi ifade edemez, bizimle alakalı değildir. Çünkü Müslüman olmak, İslam’ın öngördüğü bir cemaat ile birlikte olmak, öncelikle bunun ölçü ve esas alınmasını gerektirir. Bir şey ki İslam’a uygundur, hesabımıza gelsin veya gelmesin, nefsimize ağır gelsin veya gelmesin ne olursa olsun, kayıtsız ve şartsız onu kabul etmek durumundayız. Bir şey ki, İslam’ın dışındadır, İslam onu reddetmiştir bizim ona sıcak bir nazarla dahi bakmamız mümkün değildir.
Bir diğer esasımız İslam ümmeti ve İslam kardeşliğidir . İslam ümmeti bizim beşeri boyutumuzu, İslam kardeşliği de bu boyutumuz içerisindeki hukuku, alakayı ve irtibatı ifade eder.
İslam ümmeti ve İslam kardeşliği bizim her türlü beşeri tasavvur ve ilişkilerimizin esasını teşkil eder. Bir ilişki, bir davranış ve bir tutum ki İslam ümmetine zararlı, İslam ümmet anlayışının tahammül edemeyeceği bir yaklaşımdır, o davranış ve tutumun bizimle alakası olamaz, olmamalıdır.
Vakıf Başkanımız Musa Özdemir Hoca, Kurban Bayramı dolayısıyla bir tebrik mesajı yayımladı. Özdemir, mesajında İslam âleminin bayramını kutlayarak, hac ibadetini yerine getirmek üzere Mekke ve Arafat’ta bulunan…
Bu bayram, fedakârlığın bir nişanesi olarak kurbanların kesildiği, toplumsal dayanışmanın elle tutulur hale geldiği, dünya Müslümanların birbirleriyle kaynaştığı atmosferin oluşmasıdır. Hz. İbrahim'in imtihanı, Hz.…
Hz. İbrahim aleyhisselamı konuşmak, yalnızca tarihte yaşamış büyük bir peygamberi anmak değildir. Bu konuşma, hakikatin izini sürmek, teslimiyetin ne olduğunu yeniden anlamak, tevhidin neyi zorunlu kıldığını kavramak ve…
Bazı insanlar hayattan çekilip gittiklerinde geride sadece bir isim değil, bir iklim bırakırlar. Onlarla geçirilen günler, yapılan sohbetler, paylaşılan hatıralar birdenbire daha kıymetli görünmeye başlar. Alparslan…
"Eski hâl muhal; ya yeni hâl veya izmihlâl..." - Said Nursi Mütefekkirimiz bununla neyi kastetmiş olursa olsun elan dünyamızın ahvaline uygun bir tesbit. Üzerinde idame-i hayat ettiğimiz yerküre, üzerimize tavan olan�
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan, okullarda öğrencilerin yine öğrencileri hedef aldığı saldırılar hepimizi derinden üzmüştür. Masum öğretmenlerimizin ve çocuklarımızın hayatını kaybetmesi ve yaralanması, sadece bir…
Bloglar
İslam kardeşliğine zarar veren yaklaşımların, sebebi ve gerekçesi ne olursa olsun, mutlaka izale edilmesi ve kabul görmemesi lazımdır. Bizim birbirimizle olan hukukumuzu ve alakalarımızın esasını bu kardeşlik teşkil etmedikçe, birbirimize bakışlarımızı bu hukuk şekillendirmedikçe bizim bir arada olmamız, birlikte başarılara koşmamız mümkün değildir. İçinde bulunduğumuz bu sıkıntıların hafiflemesine de imkân olmaz.
Kardeşlerim, İslam tarihi boyunca İslam ümmeti içerisinde birtakım oluşumlar ortaya çıkmıştır. İslam ümmetini ve İslam’ın bizzat kendisini en güzel ve en doğru şekilde ifade ettiğine inandığımız Ehl-i Sünnet ve Cemaat ’in akide ve amel anlayışı, bizim de akide ve amel anlayışımızın esasını teşkil eder. Bu esas her ne kadar bir isim taşısa da hiçbir zaman dışlayıcı ve daraltıcı değildir. İslam tarihi boyunca görülen hiçbir fırkada görülmediği kadar kucaklayıcı ve kuşatıcı bir yaklaşımdır.
Bizler dava ve davetimizi yaymak için, mevcut şartlar içerisinde, İslam’ın öngördüğü barışçı davet ve tebliği esas alırız. Günümüzün şartları içerisinde barışçı davet ve tebliğ esasları dışına çıkan hiçbir hareket -istediği kadar İslam adına yapılmış olsun- kesinlikle İslam’ın onaylayabileceği bir hareket ve tutum olarak görülemez.
Onun için bu inceliklere dikkat etmek ve bu inceliklerle çağımızı ve çağımızda olan biten olayları, İslam’ın lehinde ve aleyhinde söyleniyor ve yapılıyor gibi olan tutum ve davranışları, ona göre değerlendirmemiz lazımdır.
Kardeşlerim, İslam ümmeti ve Müslüman cemaat birilerinin arka bahçesi değildir. Bunun için İslami cemaatlere sızan kimselerin başka birtakım yerlerin değirmenine su taşıma gayretlerine karşı dikkatli olmalıyız. İslam’a ve Müslümanlara karşı böyle bir haksızlığa ve hainliğe karşı uyanık olmalıyız.
Kardeşlerim, bir diğer hassasiyetimiz çağdaş İslam görünümlü fakat başka mihraklarca güdülen hareketlere karşı olmalıdır. Bu yapılara karşı Müslümanların son derece ihtiyatlı, tedbirli ve dikkatli olması gerekiyor. Başka mihraklarca bir hareketin güdüldüğünü ve yönlendirildiğini anlamak inanın zor bir iş değildir. Yaptıkları işlere, sergiledikleri faaliyetlere sağlam İslami bir gözle bakmanız yeterlidir.
Türkiye’de selefîlikle ilk tanışan insanlardan biriyim. 65’in üzerinde yaşım var ve selefîliği henüz 15 yaşlarında tanıdım. Fakat benim tanıdığım selefiliğin, günümüzde piyasada görülen selefilikle alakası yoktur. Benim inandığım selefilik, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in ifadesi, asr-ı saadetin müşahassaslaştırdığı ve bir vakıa haline getirdiği İslam anlayışıdır. Benim inandığım selefilikte İslam, bir hayat tarzı, bir yaşama biçimidir. Aynı zamanda insanlara bir şeyler taşıma ve insanlığı bir yerlere taşıma davasıdır. Benim o zamanlarda anladığım selefilik ile şu anda piyasada dolaşan selefilik çok farklıdır. Bugünkü manasıyla ve kaydıyla söylüyorum ki hem bu selefiliğin hem de bu anlayışı piyasaya süren ve bunlara kan ve barut karıştıranların sağlıklı İslami hareketler ve cemaatlerle alakası olamaz. Bilhassa bunu hatırlatmak istiyorum.
Davetimizle alakalı bir iki hususu daha hatırlatmak niyetindeyim.
Kardeşlerim, davetimiz açıktır, gizli, saklı hiçbir tarafı da yoktur. Hedefimiz nettir ve belirgindir. Kadisiyye Savaşı öncesinde Rıb’î b. Âmir’in İran orduları başkomutanı Rüstem’e söyledikleri özetler davamızı. Şöyle demiştir Rıb’î b. Âmir: “Biz, Allah’ın, insanları kula kul olmaktan kendisine kulluğa, dünyanın darlığından ahiretin genişliğine ve batıl dinlerin zulmünden İslâm’ın adaletine çıkaralım diye gönderdiği bir toplumuz.”
Bu sözler, İslâm’ın ne olduğunu ve niçin insanlığa gönderildiğini en veciz şekliyle anlatmaktadır.
Bugünkü manasıyla söyleyecek olursak bizler, Allah’ın insanları batıl dinlerin/rejimlerin/sistemlerin zulmünden İslam’ın hakkaniyet ve adaletine, dünyanın darlığından İslam’ın genişliğine taşımak üzere gönderdiği bir topluluğuz. Davamız budur, davetimiz bunadır. Davetimiz açıktır, nettir, anlaşılmayacak bir tarafı yoktur.
Davamızı kuş diliyle anlatmayız. Kur’an-ı Kerim’in bir vasfı da mübîn oluşudur. Kendisine indirilen Kur’ân’ı beyan etmek, açıklamak ise Rasulullah (as)’ın bir vasfıdır. Biz, Kitabı mübin, Rasulu mübeyyin olan bir davanın müntesibi olarak kuş dili ile konuşamayız. İslam’ı en açık, en doğru ve en net haliyle beşeriyete anlatmak ve aktarmak zorundayız. İslam’ın gizlenecek ve utanılacak hiçbir tarafı yoktur. Ne siyasetinden ne akidesinden ne cezasından ne hukukundan ne ikramından ne ahlakından erinecek tarafımız yoktur. İslam’ın her bir hükmü bizim için baş tacıdır. Bunu beşeriyete ne kadar açık ve net taşıyabilirsek vazifemizi ve misyonumuzu o kadar yerine getirmiş oluruz. Böyle bir davanın neferi olmak hiçbir kişi ve cemaatin tekelinde değildir. Müslümanım diyen herkes bu davayı öğrendiği ve bildiği kadarı ile bu davanın neferi olmak durumundadır.
Kardeşlerim, İslam ümmetinin ve İslam vatanının birliğinden ve bütünlüğünden vazgeçemeyiz. İslam ümmeti bir bütündür. 14 asır önce bu böyle tespit edildi ve biz buna böyle inanıyoruz. Ümmeti ayıran fiilen birtakım vakıalar olsa bile bunların bizim için hiçbir kıymeti yoktur. Dünyanın en uzak köşesindeki bir Müslümanın acısı, bizleri Müslüman olarak ilgilendiriyor ve etkiliyor. Eğer etkilemiyorsa ne kadar Müslümanlardan olduğumuzu düşünmemiz lazımdır. İslam hukukuna göre İslam’ın hakimiyetine girmiş bir karış toprağın İslam hakimiyeti altından kaldırılmasına veya çıkarılmasına bile bile fırsat vermek ve bunu kabullenmek mümkün değildir.
Emperyalistler, İslam coğrafyası üzerinde kuklaları aracılığı ile birtakım rejimler kurmuş olabilirler. Bizim için hiçbir kıymet taşımayan bu rejimler bizler için gecekondudan ibarettir. Bunlar tapusuz işgalcidirler, bu toprakların gerçek sahipleri bu ümmettir yani bizleriz. Bu topraklarda ve bu ümmet üzerinde herhangi bir hakları ve vesayetleri yoktur, kalıcılıkları da asla düşünülemez.
Bu topraklardan kastımın sadece Türkiye toprakları olmadığını bilmenizi isterim. İslam ümmetinin tarihte hakim olduğu Endülüs’ten Semarkand’a kadar, Yemen’den Kazan’a kadar hepsi bizim için vatandır, bizim toprağımızdır. Buraların hepsi bizim onları tekrar İslam’la buluşturacağımız zamanı beklemektedir.
Dolayısıyla Batıya ve Batının sömürgeci zihniyetine karşı tavır ve tutumumuzu belirlemek ve netleştirmek durumundayız. Batıya ve sömürgeci zihniyetine kendi medeniyetimizle dimdik karşı durmalıyız. Medeniyetimizin esası ve muhtevası ise kısacası aksiyona yansıyan kısmıyla imanımızdır, amelimizdir, ahlakımızdır, vicdanımızdır. Biz bunlarla var olacağız, var olmak durumundayız.
Sözün burasında bu neticeye ulaşmak için nasıl bir yol ve yordam izlemek gerektiği hususuna kısaca değinmek isterim.
Kardeşlerim, ümmetin içinde bulunduğu hali yakından tanımak durumundayız. Ümmetimiz ne kadar kendinde, ne kadar kendi imkânları ile ayaküstünde durabiliyor ve ne kadar bağımsız hareket edebiliyor? Vakıamıza ilişkin teşhis, tespit ve tanımlarda bulunmalıyız. Ümmetin dert yandığı, ağlayıp sızladığı kadar bu alana çaba ve gayret harcadığını maalesef göremiyoruz. Mehmet Akif’in dediği gibi, telafi edilecek bunca zarar varken ağlanıp sızlanacak zaman değildir.
“His yok, hareket yok, acı yok ... Leş mi kesildin ?
Hayret veriyorsun bana ... Sen böyle değildin.
Feryadı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar
Uğraş ki, telafi edilecek bunca zarar var.”
İçinde bulunduğumuz bu bataklıktan nasıl kurtulacağımız üzerinde herkes kendi çapında ve imkanları dahilinde, hatta imkanlarını da zorlayarak, düşünmek ve çaba göstermek zorundadır. Ağlayıp sızlanmak yerine sa’yu gayrette bulunmak durumundayız.
Ümmetimizin geçmişte pek çok ihmallerinin olduğu doğrudur. Bunun sonucunda bizler ile materyalist Batı medeniyeti arasında maalesef maddi alanda korkunç bir mesafe oluşmuştur. Bu mesafeyi kapatmak zorundayız.
Maalesef dinimiz İslam ile de aramızda mesafe oluşmuş bulunmaktadır.
Bu iki mesafeyi kapatmak için gece gündüz demeden disiplinli ve çok çalışmalı, ümmetimizi her alanda kendine yeterli hale getirecek çaba, gayret ve azmi göstermeliyiz. Çünkü bu mesafeyi kapatmadan veya kapatır gibi yaklaşmadan içinde bulunduğumuz bu vaziyetten kurtulmamıza imkân yoktur. Ümmet olarak başkasına el açacak halden kendimize yetecek hale gelmek için gereken çare ve tedbirleri bulmak zorundayız.
Efendimiz (sav) “Yukarıdaki el aşağıdaki elden hayırlıdır.” (Buhâri, Zekat 18) buyurmuştur. Kısaca düşünecek olursak bizler el olarak yukarıda mıyız yoksa aşağıda mıyız? Sayısı milyarları bulan Müslümanların dünya siyasetindeki ağırlığı nedir? Buna vereceğimiz cevap hiç olumlu değildir. Bu yüzden kendimizi yeniden gözden geçirmeli ve Müslümanlar dünya siyasetinde gerçek karşılığını buluncaya kadar çalışmalıyız.
Kardeşlerim, raşid halifeliği ihya etmek davamızın esaslarındandır . Bu halifeliğin ihyası ile yalnız Müslümanlar değil bütün insanlık ihya edilecektir. Çünkü İslam öyle büyük bir rahmettir ki gayr-i müslim bile dinini özgür bir şekilde yaşar. Bunun en açık örneği Kudüs’tür. Müslümanlar Kudüs’e hükmettiği zaman huzur ve sükûn hakim olmuştur. Haçlılar da hükmetti Siyonistler de hükmediyor. Kıyasa gerek duymayacak bir şekilde tarih ortadadır. İslam’ın daha önce hâkim olmadığı Arap Yarımadasından tutun İran’a, oradan Rum topraklarına gidin, İslam nerede hâkim olduysa veya İslam hâkimiyeti nerede sona erdiyse oranın durumunu öncesi ve sonrası ile karşılaştırın. İslam’ın nasıl bir rahmet olduğunu çok daha iyi anlayacaksınız. İslam’ın hedefi yeryüzünde herkesi Müslüman etmek değildir. İslam’ın hedefi yeryüzünden fitnenin kaldırılmasıdır. Fitne ise ilgili ayetteki manası ile insanların inançlarını yaşarken herhangi bir zorlukla karşıya karşıya gelmemesi demektir.
Değerli kardeşlerim, sormak istiyorum. Acaba davamız, davetimiz muhataplarımız tarafından yeteri kadar anlaşılmış mıdır? Davetimizi “beyan” mertebesine ulaşacak kadar anlatabildik mi? Bir sonraki soruyu korka korka soruyorum. Peki, İslam davasını anlatmaya çalışanlar ne kadar anlamıştır? Gerçekten bunlar, üzerinde düşünülmesi gereken hususlardır.
Kardeşlerim, gideceğimiz bu yol rahat bir yol değildir. Bu yolda karşı karşıya kaldığımız ve kalacağımız engeller var. Bizim en büyük engelimiz cehalettir. Cehaleti kaldırmak için gelmiş dinin mensupları olarak bu ümmet cehalet içinde debelenip durmaktadır. Ne kadar ters bir vaziyettir bu. Dinimizin de cahiliyiz, vakıamızın da cahiliyiz, dünyamızın da cahiliyiz. Kayıtsız ve şartsız ilme sarılmalıyız. Bunu söylerken sadece İslamî ilimleri kastetmiyorum, bütün mana ve muhtevasıyla ilme sarılmamız gerektiğini söylüyorum. İslam alimleri yada ilimleri denilirken kastedilen nedir? İslam alimleri derken İslami ilimleri bilen alimlerden mi bahsediyoruz yoksa dini ilimleri ve diğer beşeri/sosyal ilimleri bilen Müslümanlardan mı bahsediyoruz? Kardeşlerim, sadece medrese faaliyetleri olarak ilmi daraltmayalım.
İkinci engelimiz tembelliktir. Tembelliğin göstergesi zaman israfıdır. Bir hadis-i şerifte; “Cennet dümdüz kaypak kaya gibidir.” buyrulmaktadır. Oraya salih amellerinizle ağaç dikiniz, köşk inşa ediniz.
Zaman bizim için çok kıymetlidir çünkü amellerimiz de bir zaman alır. Cennetimizi inşa etmek dünya ile ve dünyada olacaktır. Cennetimizi dünyamızda inşa edeceğiz. Ama tembel kalırsak tembelliğimiz devam ederse ne kadar inşa edebiliriz ki! Cennete girmenin farklı farklı dereceleri vardır. Rabbim lütfu ve inayetiyle bizleri cennetine koyacaktır belki; ama cennetin sayılamayacak kadar çok mertebeleri var. Bu mertebelerde yükselmek için tembelliği üzerimizden atarak çok çalışmamız lazımdır.
Engellerimizden üçüncüsü fakirliğimizdir. Fakirliğin bir tanımı da kişinin kendi kendisine yetememesi demektir. Bir atasözü “Yarabbi muhtacına muhtaç eyleme” diyor. Bütün beşeriyet, bütün kâinat Allah’a muhtaçtır. Lakin Allah’a muhtaç olana muhtaç olmak bir zillettir. Onun için bu zilleti ne kendimize, ne evlatlarımıza, ne de başkalarına yaşatalım. İslam dünyası kendi kendisine yetmeyen bir dünya olduğu için fakir bir dünyadır ve maalesef muhtaçlara muhtaç olmuş, zelil bir hale düşmüştür. Bu büyük bir zillettir. Bundan kendimizi kurtarmamız lazım. Bunun tedavisi ilimdir, cehd ve gayret göstermektir. Kaynaklarımıza sahiplenmek ve onları bütün imkânlarımızla değerlendirmektir.
Dördüncü husus düşmanlarımızdır. Düşmanlarımızın bizden ileride olduğunu görmezden gelemeyiz. Müslüman kimliğimizi korumak kaydıyla onlardan asla geri kalmamak için mücadele etmeli, düşmanlıklarına İslam’ın adalet ve rahmetiyle ve en güzel olan yol hangisi ise onunla cevap vererek düşmanlıklarını bertaraf etmeliyiz.
Engellerimizden beşincisi zamanımızın kıymetini bilemiyor oluşumuzdur. Zamanımızı olabildiğince verimli hale getirmek için çalışmalı, boş durmamalıyız. Arabada, yolda, evde dinlenirken,bir yerlere giderken veya bir yerlerden dönerken, hatta çay beklerken zamanımızı değerlendirmek adına üzerinde çalıştığımız işlerimizin, planlarımızın, programlarımızın olması gerekiyor. Göreceksiniz o zaman hayat çok daha bereketli olacaktır. O zaman ümmete katkımız çok daha fazla olacaktır. Eskiden tek tük de olsa otobüste kitap, gazete okuyanlar olurdu. Şimdi cep telefonları var ve çoğu kimse telefonu ile ilgileniyor. Belki bunun önüne geçemeyiz ama en azından hiç olmazsa onları verimli hale getirelim.
Değerli kardeşlerim son olarak şunu hatırlatayım. Olup biteni iyi kavramak ve zamanın önüne geçmesini bilmek durumundayız.
Beşeriyet uygarlığının sonlarındaki bir vagon olmayalım. İnsanlığı medeniyete taşıyan katar biz olalım. Bunun başını biz çekelim, önderliğini biz yapalım. Bizden istenen budur, bize yakışan da budur.
Elhamdüllilah hepimiz İslam derdi ile dertlenen Müslümanlarız. Dertlerin ağlayıp sızlamakla değil ümmet adına birşeyler ortaya koymakla ortadan kalkacağını idrak edelim, ümmet için değer üretmeye kendimizi adayalım.
Allah-u Teala’dan İslam ümmetini içinde bulunduğu bu halden çok daha iyi hallere, bu ufuktan çok daha aydınlık ufuklara taşıyıp götürmesini niyaz eder, rahmetini, lütfunu üzerimizden esirgememesini dilerim.
Allah’ın rahmet ve bereketi hepinizin üzerinize olsun.