İSLAM VE BATI MEDENİYETLERİNDE ADALET
Medeniyet Yöneticisi · 08.08.2017 · 9 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026Medeniyet, kelime anlamı olarak şehirleşmek, şehir hayatını benimsemek demektir. Medeniyet, bir topluluğun hayat tarzı, bilgi seviyesi, sanat gücü, maddi ve manevi varlığı ile ilgili vasıfların bütünüdür. İbn Haldun’la birlikte sosyoloji literatürüne giren umran kavramı, Batı dillerindeki ‘civilisation’ (1757)’un karşılığı olarak
19. yüzyıldan itibaren dilimizde kullanılmaya başlayan ‘medeniyet' (1890) kavramı ile ifade edilmiştir.
Bir medeniyetin doğuşunda ve yayılışında etkili olan ‘insan’ dır. İnsanın, bedeni ve ruhi iki ayrı cephesi vardır. İnsan her iki cephesinin de ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. İnsan bu ihtiyaçlarını karşılamak için yaptığı bütün faaliyetlerini bir toplumun üyesi olarak gerçekleştirmektedir. İnsanı birey olarak/yalnız başına ele almak yerine toplumun üyesi olarak değerlendirmek ve insan-toplum ilişkisine dikkat etmek gerekir.
Medeniyetler, belirli şartların bulunduğu bir dönemde, belli bir bölgede ve belli bir toplum tarafından ortaya çıkarılır, geliştirilir. Gelişen bu medeniyetler ve kültür, komşu toplumlara ve dünyaya yayılır.
İslâm medeniyeti kaynağını Kur’ân ve Sünnet’ ten alır. Daha sonra bu dine mensup ilim, sanat ve teknik adamlarının buluş ve ürettikleri gelir.
Batı medeniyetinde Tanrı, din ve mabet insan hayatının dışındadır. Bu medeniyetin kaynağı insan aklıdır. Kiliseye karşı Aydınlanma Çağı ile başlayan haklı isyan, frensiz araba misali nerede ve nasıl duracağı belli olamayarak, gaza basarak yol alamaya devam etmiş ve ilahlaştırdığı insanla/bireyle dünyaya toslamıştır.
Esas itibari ile adalet kavramı üzerinde duracağımız için İslâm medeniyeti nin temel özelliklerinden bir kısmına başlıklar hâlinde değineceğiz.
• İslâm medeniyeti, merkezine Allah’ı alır.
• İslâm medeniyeti , ilk ve tek evrensel medeniyettir.
• İslâm medeniyeti, tüm insanları kardeş bilir ve barışı esas alır.
• İslâm medeniyeti nin özünde diğerkâmlık/başkasını düşünmek vardır.
İslâm medeniyeti nin temel kaynağı olan Kur’ân-ı Kerim’e göre medeniyetleri başlatıp geliştirenler, insanların en seçkini olma özellikleri ile peygamberlerdir. Adalet kavramının içinin en iyi doldurucuları da şüpheniz seçkin kul olan peygamberlerdir.
Adalet kavramı tarih boyunca farklı şekillerde tanımlanmış olup filozoflar ve düşünce adamları konu hakkında değişik fikirler ileri sürmüşlerdir.
• Adalet; herkese hakkı olanın verilmesini öngören ahlâkî ilke.
• Adalet; bir şeyi yerli yerine koymak.
• Adalet; herkesin yeteneğine ve toplumda oynadığı role uygun olarak dağıtıldığı zaman doğru dağıtılmış kabul edilir.
• Adalet; neyin doğru, neyin yanlış (ya da haklı veya haksız) olduğunu karara bağlamaktır.
• Adalet; insanların birbirlerine nasıl davranacaklarını öngören kuralları göz önüne almayı ve uygulamayı, yani haklar ve görevleri kapsar.
İslâm toplumlarında adalet terimi, insanın Allah, toplum, canlı varlıklar, maddi tabiat ve diğer insanlarla ilişkilerinin doğru tespiti için belirleyici bir ölçüt olarak tanımlanır.
Kur’ân’a göre bütün ilahi öğretiler son tahlilde insanlar arası ilişkilerde adaleti gerçekleştirmeye yöneliktir. Adil olmayan bir ilişki ve tutum, Allah’ın rızasına ve İslâm’a uygun değildir.
İslâm’a göre kişiyi veya grupları adaletten saptıran ana etken, kişi veya grubun kendi istek ve tutkusunu ön plana geçirmesi (Nisa,135) ve Allah’ın gösterdiği şekilde karar vermeyi ihmal etmesi/terk etmesidir.
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendini, ana babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa,135)
Adalet, Kur’ân-ı Kerim’de ve hadislerde genellikle “düzen, denge, denklik, eşitlik, gerçeğe uygun hükmetme, doğru yolu izleme, takvaya yönelme, dürüstlük, tarafsızlık” gibi anlamlarda kullanılmıştır. İnsanların adalette bu özellikleri hem hüküm vermede hem şahitlik yapmada hem de insanlarla olan ilişkilerin bütününde geçerlidir. Kendi ve sevdiklerinin aleyhlerinde de olsa bu böyledir.
“Hz. Peygamber’in adalet sıfatını kazanabilmesi, daveti yani risalet görevini yerine getirmesi, bu konuda insanların keyfî istek ve arzularını hesaba katmaksızın ilâhî emirlerin gösterdiği şekilde doğru olması ve Allah’ın daha önceki kitaplarda bildirdiği ebedî gerçeklere inanması” ( Şûrâ, 15) şartına bağlanmıştır.
“İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah'ın indirdiği Kitab'a inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir…” ( Şûrâ, 15)
Buna göre adalet, başkalarının gelişigüzel istek ve telkinlerinden etkilenmeyen istikrarlı bir doğruluk ve ahlâk kanununa itaatla gerçekleşen ruhî denge ve ahlâkî kemaldir.
Kur’ân-ı Kerim’de adalet sıfatından yoksun olan kişi dilsiz, âciz ve hiçbir işe yaramayan bir köleye benzetilerek böyle birinin, adalet faziletini kazanmış, dolayısıyla doğru yolu bulmuş olanla bir tutulamayacağı bildirilmiştir (Nahl, 76). Böylece adaletin bir kemal sıfatı olduğuna işaret edilmiştir.
“Allah, şu iki kişiyi de misal verir: Onlardan biri dilsizdir, hiçbir şey beceremez ve efendisinin üstüne bir yüktür. Onu nereye gönderse bir hayır getiremez. Şimdi, bu adamla, doğru yolda yürüyerek adaleti emreden kimse eşit olur mu?” (Nahl, 76).
İnsanın Allah nezdinde en üstün değer ölçüsü olan takva (Hucurât, 13) erdemine nâil olabilmesi için âdil olması (Mâide, 8) vurgulanmıştır.
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah'a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.” (Mâide, 8).
Kur’ân-ı Kerim’e göre adaletin ölçüsü yahut dayanağı hakkaniyet tir. Hidayete hak sayesinde ulaşılabileceği gibi adalet de hakka uymakla sağlanır.
İslâm düşünürleri kâinatın her alanında var olduğunu kabul ettikleri nizamı tabiatı gereği medeni varlıklar sayılan insanların birbirleri arasındaki münasebetlerde de aramışlardır.
Buna göre, sosyal hayat zorunlu olarak fertler arasında ortak münasebetler kurulmasıyla gerçekleşir. Toplum yapısının oluşması ve sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi bu münasebetlerin kanun (sünnet, şeriat) ve adalet ilkelerine uygun düzenlenmesine bağlıdır. Bu son durum da kanun koyucu ve adalet icracısına ihtiyaç gösterir.
Adalet genellikle, verilen ile hak edilen arasındaki dengeyi ifade eder. Bu denge bazı hâllerde eşitlikle gerçekleşir; ancak adalet eşitlik değil, dengedir.
Malın Allah’a ait olması, insanların ve özellikle müminlerin kardeş olmaları, şahsî servetlerde fakir ve mahrumların haklarının bulunması, Allah’ın ihsanı emretmesi gibi prensiplere dayanan ve insanın toplum içindeki iktisadî ve sosyal durumuna bakılmaksızın herkese insanca yaşama, temel ihtiyaçlarını temin etme imkânı veren, sosyal adalet anlayışında ise ölçü eşitlik değil, dengedir.
Adalet kavramı çok geniş anlamlar ifade edebilmektedir. Adalet kavramının hukuk, eşitlik, hikmet, ihsan ve rahmet kavramlarıyla birlikte kullanıldığı görülmektedir. Buradan şunu anlıyoruz; adalet hukuktan ayrı değildir, fakat aynı da değildir, hukuku kapsar. Adalet eşitlik olmadan gerçekleşmez ama sadece eşitlik değildir, eşitliği adalet kapsar. Hikmet, ihsan ve rahmet için de aynı cümleleri kurabiliriz, onlarsız olmaz ama bazen hikmet, ihsan ve rahmet adaletle birlikte ötesini de gerçekleştirir.
İslâm düşünürlerince adalet öncelikle ontolojik boyutuyla ele alınmıştır. İnsanın yaratılmışların en şereflisi olması ona Allah ile yaratılmışlar arasında ara bir ontolojik basamak sağlamamaktadır. İnsan yaratılmış olduğunu asla unutmamalıdır. Bununla birlikte insana akıl ve irade emanet edilmiştir. Böylece insana diğer yaratılmışlar üzerinde [kâinat] sınırlı bir hâkimiyet verilmiştir. Bu yetkinin kaynağı Allah’tır ve onun “Rab” olarak çizdiği sınırlar dâhilinde kullanılması gerekmektedir. Bu sınırlar ihlal edilirse “zulmedilmiş” olur.
Tevhit, orijindir. Allah’ı ontolojik hiyerarşide en üstte tutmak, onun bir eşinin veya benzerinin olmadığını ifade eder. İşte adalet bu “yakîn” bilgiden sonra devreye girer ve Allah ile insan, insan ile insan, insan ile tabiat arasındaki ilişkiler ağını örer.
İnsanın Allah ile olan ilişkisi yaratılan ve yaratan ilişkisidir. Allah bir tek ilah (hâkimiyet sahibi) ve Rab’dır (kural koyucu otoritedir) diye bilmek adalettir. Allah’ın kural koyucu otorite olmadığını veya koyduğu kuralların aşılabileceğini söylemek de zulümdür.
Batı medeniyeti nin kaynağı/dayanağı olan pozitivizm, liberalizm, hümanizme… göre, birey bilginin kaynağıdır.
Batı medeniyeti aynı zamanda siyasal yaşamın en temel varlığı olarak insanı/bireyi temele alır.
Liberalizme göre, bireyin üç temel hakkı vardır: Yaşam hakkı, özgürlük hakkı ve mülkiyet hakkı.
“Bu haklar bireyin insan olmaktan, insan haklarına sahip olmaktan kaynaklanan temel hakları olup hiçbir şekilde ihlal edilemez ve hiçbir aşkın amaç uğruna vazgeçilemezler.
Siyasal kurumların ve hukuksal düzenlemelerin temel hedefi bireyin doğuştan getirdiği bu temel hakları korumaktır. Başkalarının özgürlük alanına girmeksizin bireyin öngördüğü her tür düşünce inanç ve pratik onun tabii hukukunun bir gereğidir ve asla vazgeçilemez.
En yüce ve nihai amaç bireyin kendisidir.
Bireyin varlık sebebi başka varlıklar değildir, bizatihi kendisidir.
Bu anlayışın ontolojik açılımı, bireyin kendisi için bir varlık oluşudur. Nihai otorite ve referans bireydir.
Liberalizmin, olmazsa olmaz unsurlarından ikincisi ise özgürlüktür. Liberalizmin özgürlük anlayışının genellikle negatif özgürlük olarak adlandırıldığını görürüz. Negatif özgürlük kavramı Locke’tan günümüze uzanan liberalizmin geleneği içerisinde hemen hemen tüm düşünürler tarafından ele alınmış ve esas olarak bireyin, dışarıdan gelen herhangi bir zorlama altında kalmaksızın davranabilmesi, serbestçe hareket edebilmesi şeklinde tanımlanır.
Diğer bir ifade ile birey, eylemlerine dışarıdan herhangi bir müdahale yapılmadığı ölçüde özgürdür. Herhangi bir baskı altında kalmadığı alan ne kadar geniş ise birey o kadar özgürdür.
Bireye yönelebilecek olan baskı ve zorlama siyasal iktidardan gelebileceği gibi sosyal yaşam içerisinde başka birey ya da guruplardan da gelebilir. Ancak toplumsal hayat içerisinde bireye en büyük zorlama ve engel devletten gelmektedir. Bu yüzden liberalizm bireyin özgürlüğü için devletin kanunlarla sınırlandırılması gerektiğini ileri sürer.
Sonuç olarak diyebiliriz ki;
Batı medeniyetinde:
• Bireysellik ve egoizm hâkimdir.
• İnsanı sınırlayan ve hazlarına mani olan değer yargılarının hiçbirine yer yoktur.
• Tanrı sistemin dışına itilmiştir.
• Özgürlükçü kapitalist/liberalist sistemde Tanrı’ya yer yoktur.
XX. asrın ilk yarısına kadar geçen sürede Batı toplumunda insan; soylular, kadınlar ve köleler şeklinde tasnife tabi tutulmuştu. Kadınlar ve köleler ezilen sınıfı teşkil etmekteydi. Daha dün denilecek kadar yakın bir zamanda “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”yle kadına hakları tanındı(!) ve kölelik sistemine son verildi(!). Hak, ama ne hak ya! Özgürlük, hem de ne biçim özgürlük!
İslâm medeniyetinde:
• İslâm, beden ve ruh dengesini gözeten bir sistem kurmuştur.
• Bireysel hakları göz ardı etmeksizin toplumun; özellikle zayıf ve kimsesiz insanların haklarının korunmasını ve adaleti esas almıştır.
• İslâm medeniyetinde, insanlığın söz konusu olduğu yerde ekonomik üstünlüğün lafı bile edilemez.
• Çünkü kâinattaki her şey insan için yaratılmıştır.
• Asıl olan, insanı mutlu etmek ve asırlara hükmedip insana hitap edecek kalıcı eserler bırakmaktır.
İslâm, insanın bütün bunları yaparken kendi haddini bilmesi gerektiğini, Allah’ın koyduğu sınırları tanıyıp uyması gerektiğini, kısaca kul olduğunu ve Rabbine kulluğunu gereği gibi yapması gerektiğini devamlı hatırlatır.
“Allah katında makbul din İslâm’dır!..” (Al-i İmran, 19)
“Kim, İslâm’dan başka bir din edinir ve yaşarsa, ondan o din kabul edilmeyecek ve o kişi ahrette tamamen zarar edenlerden olacaktır!” (Al-i İmran, 85) Kur’ân; özellikle de bu iki ayet çerçevesinde bakılınca “üç semavi din” veya “üç ilahi din” söylemi ve inancı kesinlikle doğru değildir. Bu söylem, Kur’ân’ın muhtevasının bu açıdan iyi değerlendirilememesinden kaynaklanmaktadır. Çünkü âlemlerin yaratıcısı Allah, tek “semavi din göndermiştir, o da İslâm’ dır.
Bilim ve teknolojide üstün başarısına, hatta harikalar yaratmasına rağmen, insana verdiği değer açısından sınıfta kalmış olan Batı medeniyetinin, Aydınlanma Çağı öncesinde olduğu gibi bugün de hep görmezden geldiği İslâm’ın, insanlık anlayışından, eşyayı değerlendiriş biçiminden ve yeryüzüne yaymış olduğu medeniyetin izlerinden alacağı çok şey olduğunu bir türlü kabule yanaşmamaktadır. Tam tersine bu anlayışı yok etmek, ortadan kaldırmak için olanca gayreti ile mücadele etmektedir. Bu da Batı medeniyetinin hiçbir zaman adil bir adalet anlayışı oluşturamayacağı anlamına gelir.
(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız. Bize doğru yolu göster. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!
İsa Arı
KAYNAKÇA 1. Kur’ân-ı Kerim Meali, D.İ.B. 2. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Yay. Kasım 1990. 3. http://zekiduman.com/ İslam-medeniyeti.html 4. http://docplayer.biz.tr/7725849-Kendikendini-aciklayan-bir-kavram-adalet.html 5. Yıldız Karagöz, Liberal Öğretide Adalet, Hak ve Özgürlük, C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi, Aralık 2002.



