KENDİ GÖK KUBBEMİZDEN - 2
Medeniyet Yöneticisi · 24.08.2017 · 7 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026I. Kesik Minare Kur’ân Kursunda ders bitmişti, şehrin en ünlü hâfız ve kurası olan Hâfız Kâmil Kıdeyş öğrencilerini toplayarak; “Bugün size yaşanmış bir olayı nakletmek istiyorum. Bu olaydan herkes nasibini alır inşallah,” diyerek söze başlar:
Halep şehri, çok eski bir yerleşim merkezi olup günümüzden beş bin yıl önceden beri insanların yaşadığı kadim bir şehirdir. Muhteşem beyaz kesme taşlardan binalar kurularak oluşturulduğu için, Arapçada süt anlamına gelen “halîb”ten mütevellit “Süt gibi” manasında Halep ismini almıştır. Bu şehirde ilim irfan kaynağı medreseler, şehrin ticareti kadar ünlüdür. Bizans’tan kalma Halep Kalesi şehrin merkezi sayılır. Kalenin doğusundaki Şabaniye Medresesi, Halep müftüsünün de ders verdiği en itibarlı olanıdır. Medrese öğrencileri, 11 ay ders görür, iaşeleri çevre sakinlerince karşılanır, Ramazan ayı gelince çevre kasaba ve köylere dağılarak ilâhi mesaj ile gittikleri yöreleri aydınlatırlardı.
Bir Ramazan ayında talebeler teravih namazı kıldırmak, vaaz u nasihatte bulunmak üzere kasaba ve köylere gitmişler, ancak medresenin en gözde talebesi Necip, hocasının isteği üzere medresede kalmıştı. Ramazan ayının son iki günü, medresede öğrenci kalmadığı zannıyla hiçbir kimse iftarlık ve sahurluk getirmemişti. Necip su ile iftarını açar, su ile sahur yapıp orucu tamamlar. Bayram günü namaza kalktığında açlıktan bitap düşüp gözünün önü kararır. Bayram namazını da güçlükle kıldıktan sonra biri bayram sofrasına buyur eder, düşüncesiyle eski şehrin labirent gibi dar ve girift sokaklarında yürür. Bir kapının aralık olduğunu görür. Ses vererek içeri girer, kimsecikler yoktur ama avluda çeşitli enfes yemeklerden oluşan bir bayram sofrası hazırlanmıştır. Açlıktan ayakta duramaz hâldedir. Kaşığı alır tam yemeye başlayacakken hocasının öğüdü beyninde şimşek gibi çakar: “Hangi şart ve durumda olursanız olunuz, sakın ha! Harama el sürmeyiniz.” Kaşığı bırakır, bu sözden aldığı güçle tekrar medreseye döner odasına çekilir.
Yarım saat sonra bir haberci gelerek müftünün onu çağırdığını söyler. Beraberce müftülük binasına giderler, hocasının elini öperek bayramını tebrik eder, odada kendisinden başka iki hanımın olduğunu fark eder. Müftü hoca: “Oğlum Necip, bilirsin seni evlatlarımdan ayırt etmem. Bu iki hanım, benim çok kıymetli bir arkadaşımın eşi ve kızıdır. Rahmetli bir yıl önce ölmeden bu kardeşimi ve kızını bana emanet etmiştir. Evlerinde onlara sahip olacak biri lazımdır. Ben seni münasip gördüm, sen de kabul edersen kızımızla izdivacınızı yapalım.” der. Necip şaşkındır, ne diyeceğini bilemez, ağzından gayri ihtiyari “Siz bilirsiniz efendim.” sözcükleri dökülür. Müftü hoca hademesine yoldan iki şahit çağırmasını söyler. Şahitler gelir nikâh kıyılır, anne önde Necip ve yeni eşi arkada yola koyulurlar.
Gele gele bir süre önce Necip’in içeri girdiği eve gelirler. Annesi damadı yemeğe davet eder ancak Necip iki gözü iki çeşme hüngür hüngür ağlamaktadır. Anne kız şaşkın, anne sorar: “Oğlum, sen güngörmüş bir insanın çocuğu olabilirsin, bir dul kadının sofrasına oturmak ağırına gitmesin, ben de senin bir annenim.” Necip toparlanır: “Yok anneciğim, ben iki gündür yemek yememiştim, bir saat önce ben bu eve geldim, kimsecikler yoktu, tam yemeğe başlayacakken hocamın “Harama el uzatmayınız.” öğüdünü hatırladım ve medreseye döndüm. Yüce Allah beni ödüllendirdi ve bir saat sonra bu evin bir ferdi yaptı. Ağıdım bir şükür ve niyaz ağıdıdır.”



