KİŞİNİN MEDENÎLİĞİNDEN...
Medeniyet Yöneticisi · 19.08.2016 · 6 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026
İslam Medeniyeti üzerine yapılan konuşma ve araştırmalarda kaçınılmaz olarak ‘medeniyet’in ne olduğu sorusu gündeme gelmekte, birçok mütefekkir tarafından ‘medeniyet’e farklı yaklaşımlarda bulunulduğu görülmektedir. ‘Medeniyet’in ne olduğuna farklı tanımlar getirilebiliyor olsa da, Medeniyet’in “bir inanış ve yaşam biçiminin zaman-mekân kesitinde tezahür etmesi” olduğu yine hemen her mütefekkirin işaret ettiği bir hakikattir.
Buradan hareketle İslam Medeniyeti’nin, Müslüman’ca yaşayan bir topluluğun, bu yaşamının hayatın her katmanında ortaya çıkardığı bütüncül bir görüntü olduğunu söylemek mümkündür. Bu bütüncül görüntü her Müslümanın dinini yaşaması ve bu yaşantının neticesi olan eser ve kurumların birleşmesi/bütünleşmesi ile ortaya çıkar. Şu durumda İslam medeniyetinin yeniden kendisini göstermesi, bu medeniyete gönül vermiş Müslüman kitlelerin her birinin fert fert inanışlarını yaşamalarına bağlı olduğu söylenebilir.
İnsanların bir inanışı/ülküyü/ideali benimseyerek kendi yaşam ve eylem tarzını o inanç/fikir/ülkü çerçevesinde şekillendirmesi genelde oldukça zor bir iştir ve disiplinli, kararlı, azimli bir gayreti ve çabayı gerektirdiği aşikârdır. Böylesi disiplin edinerek sözünü ettiğimiz çabayı göstermeye girişen insanın her şeyden önce kendisi ve tercih ettiği inanç/fikir/ülkü arasında sorunsuz bir ilişki kurması gerekir. Bu ilişki kişinin kendi kimliğini, kişiliğini, eylemlerine etki edecek olan fikir ve hissiyatını, kendisine esas aldığı inanış/fikir/ülkü ile mezcedebilmesi halinde sağlıklı ve sorunsuz olacaktır. Bu da kaçınılmaz olarak kendisini tanımasını, tanımlamasını ve bu tanım üzerinden hayattaki eylemlerini belirlemesini gerektirmektedir.
*** Her insan hazır bir çevrenin içine doğar. Bu çevre ile ilişkiler kurar, etkileşimlerde bulunur. Bu ilişkiler içerisinde de kendi “ben”ini inşâ eder. İnsanın kendisini inşâ etme sürecinde hazır bulduğu tek şey sadece çevresi değil, bir yönüyle kendisidir de. İnsanlarla ilişkilerimiz ilerledikçe kendimizi bir şeylere kızıyor, bir şeylerden hoşlanıyor, bir şeylere karşı çok meraklı, bir şeylere karşı çabuk usangaç buluyoruz. Yine tez canlı ya da sakin tavırlarımız, hadiseler karşısında soğukkanlı ya da telaşlı tepkilerimiz bizim irademize bakmaksızın kendiliğinden bizden sadır oluyor. Bununla birlikte kendimizde bir şeylere müdahale edebiliyor, kendimizi bir şeylere alıştırabiliyor, önceleri vermediğimiz tepkileri uğraşlar neticesinde verebilir hale gelebiliyoruz. Sözünü ettiğimiz bütün bunlar, kendimize dair; kendimizde hazır bulduğumuz bir yönü, sadece bizim irademize bakan bir yönü ve irademizi kullanarak kendimizde hazır bulduklarımızdan kimilerini değiştirdiğimiz bir yönü tanımlamamıza imkân sağlıyor.
Çevremizi saran tabiatın verili olmasına benzeyişinden hareketle, kendimizde hazır bulduğumuz yönümüz, “tabiatımız” olarak tanımlanagelmiştir. Tabiatımız kendimizde hazır bulduğumuz kendi iklimimizdir. Sıcak tavırlı-soğuk tavırlı, yumuşak sözlü-sert mizaçlı, ılımlı/uyumlu-huysuz-geçinilmesi zor vb yakıştırmalar bizim hâl/eylem tarzımızdır ve genelde tabiatımızı tanımlamakta kullanılan sözlerdendir. İnsan ferdinin, hiç düşünmeden gayri ihtiyarî olarak serdettiği bütün tepkilere ve reflekslere nüfuz etmiş olan tabiatımız, kendimize tercih ettiğimiz inanış ve değer manzûmesini nasıl yaşadığımızı da etkiler. Çok uzun boylu araştırmalara girmeden, sadece dört halifenin mizaçlarını ve bu mizaçların dinlerini yaşamalarına olan etkisini hatırlamamız tabiatımızın, önceliklerimize ve hâl/eylem tarzımıza olan etkisini gösterecektir. Şu durumda insanın kendisini tanıma ve tanımlama gayretleri ilk olarak kendisinde hazır bulunan ve kökten değiştirilmesi de pek söz konusu olmayan bu tabiatından başlaması gerekecektir.



