KÜRESEL İFSAD ÜZERİNE
Medeniyet Yöneticisi · 09.05.2017 · 9 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026İnsanın yeryüzündeki serüvenine baktığımızda, insanlık tarihinin bir hak ve batıl mücadelesi olduğunu açıkça görürüz. İnsan yapısı gereği iyi ve kötü eylemleri yapacak istidattadır. Nefsini ve Rabbini vahiy çerçevesinde tanıyan salih insan hak ve adaletin savunucusu olarak doğru ve insana fayda sağlayan eylemler ortaya koymak için gayret sarf eder.
Hakkı reddedip hevanın, şer odaklarının piyonu olanlar ise batılın peşinden koşarak insanlığı zulmün karanlık yüzüne mahkûm etmek için tercihlerini batıldan yana koyar.
Günümüz dünyasında da aynı mücadele iki taraf arasında sürmektedir. Sürüp giden bu kavgada hakikat tarafında saf tutanlar, davalarına sadık kalarak kimliklerinin göstergesi olacak doğru çabaları ortaya koymalıdır. İnsanın varlığının esası kimliktir, kimlik olmadan kişi onurluca bir duruşu başaramaz. İnsani kimliğin esası da imandır.
Global çağdaş dünya, mihverinden kopmuş durumda. Küresel sekülarizmin pençesine düşen insan fıtrat kimliğini kaybederek hidayet yollarına sırtını dönmüştür.
Küresel küfrün hâkim olduğu bu dünyada insanlığın hayra doğru yol alması zorlaşır. Böyle bir atmosferde ifsat tohumları kolaylıkla yaşam alanı bulur. Küresel emperyalizm fesadın, nifakın ve kaosun ana sebebidir. Tüm faaliyetleri kargaşaya, kaosa ayarlıdır. Plan ve projeleri bozmaya ve yıkmaya dairdir.
Emperyalizm sömürüye ve işgale dayalıdır. Emperyalist mihraklar, emperyal emellerine ulaşmak için her türlü yolu mubah addederler. Sinsi planlarını gerçekleştirmek için bin bir çeşit entrikaya başvururlar. Yardımseverlik adı altında sivil toplum kuruluşları aracılığıyla taktıkları maskelerle, sevimli ve kabul gören yöntemlerle projelerindeki gizli amaçlarının üzerini örterler. Uluslar arası küresel emperyalizm bozguncudur, çatışmacıdır, zalimdir, çıkarcıdır, açgözlüdür, zorbadır... Batı uygarlığı sadece ifsat üretir, yalnızca bozgunculuk yapar. Ondan insanlık namına bir hayır ortaya koyması asla beklenmez. Yegâne amacı bölmek, parçalamak, yağmalamak, yıkmak, öldürmek olan düşmanlıktan başka bir şey bilmeyen şer güçlerden hayır beklemek ancak safdillik olur kesinlikle. Dünyanın içinde bulunduğu çatışma ortamı, kan ve göz yaşı, ahlâkî dejenerasyon ve genel ahval göstermektedir ki, bu konu kanıta ihtiyaç duyulmayacak biçimde açık ve net olarak gözler önündedir.
Batı uygarlığı fesadı kolaylaştırıp çöküşü çabuklaştırmak için hakikate savaş açmıştır. Hakikat ve hakkaniyet fikrini yok etmeye çalışan Batı hegemonyası, kendisinin dışındakilere yaşam hakkı tanımaz. Tarih, Batı emperyalizminin işgalleriyle doludur. Son üç yüz yıl Batı (ABD-Avrupa), kendisinin dışında kalan dünyayı (Asya, Afrika, Güney Amerika) sömürmüştür. Batı dışında kalanlar, sadece Batı’yı çıkarlarına ulaştıracak nesnedir, onların gözünde. Bu paradigma ve anlayışın bir neticesi olarak, Batı zalimdir, aç gözlüdür, emperyalisttir. Batı ayrımcıdır, ırkçıdır, sömürgecidir. Batı dünyasının zenginliğinde mazlum insanların kan ve gözyaşı vardır. Batı uygarlığı entrika ve ihanet üzerine temellendirilmiştir. Her fırsatta bin bir hileyle ifsat ateşini tutuşturur gözünü kırpmadan. Küresel kapitalizm çıkar saltanatını, sinsice tezgâhlanmış projelerle sürdürür. Küresel siyonizm/küresel emperyalizm ifsat zehrini mazlumlar üzerine püskürtür. Bozgun, yağma, hırsızlık ve zulmün ateşini körükler. Çünkü onların damarlarında sadece ifsat vardır, gözlerini de ihtiras bürümüştür.
Benliklerini ifsat kaplamış böyle insanları, çağlar üstü evrensel mesaj Kur’an-ı Kerim bize tanıtır. “İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böylesi kalbinde olana (samimi olduğuna) Allah’ı şahit tutar. Hâlbuki o hasımların en yamanıdır.” (Bakara, 204). Zihni modern küfrün yanlışlıklarıyla işgal edilen bu güruhun emelleri hakkında da Rabbimiz bizi bilgilendirmekte ve fesadı yaşam biçimi olarak seçenlerin prototipini çizmektedir. “O, dönüp gitti mi (yahut bir iş başına geçti mi) yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez." (Bakara, 205).
Yeryüzünün ana unsuru, faili insandır. Yapan, istek ve arzusuyla, iradesiyle tepki koyan varlık olarak insan hayatın öznesidir. Dünyayı imar etmek için orada bulunmaktadır. Mükemmel özelliklerle yaratılan insan, yüzünü göğe çevirebilen, uçsuz bucaksız ufku izleyebilen, toprağı işleyebilen, dağları delen, maddeye şekil veren, etkin bir öğe olarak yeryüzünde bulunmaktadır. Diğer canlıların kâinatla ilgisi daha sınırlıdır. Yaratılış özellikleri neyse, hangi hal üzere yaratılmışlarsa, onun ötesine çıkamazlar.
İnsan ise güç ve iradesiyle kâinatta olumlu/müspet ya da olumsuz/menfi fiiller ortaya koyabilir. Allah (c.c.), insanı hem hayrı hem de şerri yapabilme istidadında yaratmıştır. Güzel ve çirkin, iyilik ve kötülük insan yapısında mündemiçtir. “Nefse ve ona birtakım kabiliyetleri verip iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (Şems, 7-10). Bu durum insanın imtihanda olması sebebiyledir. Allah insandan hayırlı güzel amel ortaya koymasını istemektedir. “O Allah ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.” (Mülk, 2).
İnsan, yaratılmış/mahlûk olma noktasında diğer canlılarla aynı düzlemdedir. Beden mekanizması, akıl fonksiyonu, idrak cihazları ve beyan kabiliyetiyle diğer canlılardan ayrılması ona sorumluluklar yüklemektedir. Evet, insan yeryüzünün öznesidir. Eylemler ve eserler ortaya koyar. Ama kâinatta etkileşim içinde olduğu mevcudata karşı sorumlulukları var. İlişkilerini prensipler dâhilinde sürdürmek zorundadır. Öncelikle yüce yaratıcı/halık olan Allah’a (c.c.) karşı ta’zim ve kulluk şuurunun farkında olarak hayatına yön vermelidir. Rabbin hayat için ikame ettiği yasalara uygun bir yaşam için çabasını samimiyetle ortaya koymalıdır. İnsanlarla muamelesinde de diğer canlılarla karşılaşmalarında da adalet, şefkat ve emanet noktasında Müslümanca, insana yakışır bir yol izlemelidir.
İnsanoğlu, Halık’a karşı haddini bilerek mahlûkata da hududullah ölçüsünde muamele etmelidir ki, dünya huzur, güven, emniyet ve adaletin hâkim olduğu bir yer olsun. İnsanoğlunun dünyadaki emel ve isteği sulh, selâmet ve adaletle yürüyen bir nizamdır. Allah’ın insandan talebi de budur. Yeryüzünü imar edip orada adalet ve emanet merkezli medeniyet inşa etmek çabası insanı değerli kılar. Allah’ın emir ve yasalarını çiğneyerek, insani fıtrattaki temiz yapıyı zedeleyerek, aklıselimi kirleterek ve kalbi selimi yaralayarak yaratılış amacını yitiren zavallı insan, hayata kötülük ve zulümden başka bir şey katamaz. Kötülüğün prototipi olan bu insan, tüm yaptıklarıyla ifsada doğru kayarken dünyayı kan ve gözyaşına boğar.
Modern çağda içinde yaşadığımız dünyada, şahit olduğumuz durumlar çok da iç açıcı değil ne yazık ki. Dünya görüşü, inancı ne olursa olsun her kesimden kişiler, insanlığın ahlâkî gidişatındaki endişelerini dile getiriyor. Sosyal alanda zuhur eden ahlâkî dejenerasyon, ilke ve değerlere yabancılaşma ve fıtratın güzelliklerinden uzaklaşma insanlığı tehdit ediyor. İfsat ve ahlâksızlık dünyayı yaşanmaz hale getiriyor ne yazık ki. Bu bozgunun/ifsadın temel sebebi de insanın kendisini, varlığını, varoluş gayesini unutmasıyla yakından alakalıdır. Dünyada varoluş misyonunu unutan ve savsaklayan insan yeryüzünde fesadın yaygınlaşmasına sebebiyet verir. “İnsanların bizzat kendi elleriyle işlediklerinden dolayı karada ve denizde düzen bozuldu. Fesat ortaya çıktı.” (Rum, 41).
Allah’ın yaşam için öngördüğü emir ve yasaları yok sayarak, Rabbiyle ilgisini koparan insan kendisini de unutuyor ve varoluş gayesini kaybediyor. Özündeki insanilikten uzaklaşanlar da adeta varoluşa savaş acıyorlar. Bu saldırı kargaşasında insan “düşünen” olduğunu unuttu. İnsan düşünmüyor. Hız ve haz, başını o derce döndürmüş ki, başına ne geldiğinin farkında bile değil. İnsanoğlu neyi yitirdiğini bilmiyor. Çünkü düşünmeyi kaybetti ve dolayısıyla özünü de yitirmiş oldu. Oyun ve eğlence insanı işgal etti. Dünyanın cazibesine kapılarak, sınırsız istek ve arzulara kapılarak mülk âleminin dar sokaklarında sıkıştı kaldı insan. Melekût âlemiyle bağını koparan insanın melekeleri de dumura uğradı. İnsanın cevher kökleri çökertildiğinde, öz değerleriyle bağı koparıldığında akıl da kalp de parçalanır. Mülk âlemi ve melekût âlemi başka bir ifadeyle şahadet âlemi ve gayb âlemi arasında, vahye dayalı denge üzere bir yol geliştiremediğinde insan kendi varoluşuna savaş açar. Eğer insan yaratılış fıtratıyla çatışıyorsa insanlık için hayırlı ve faydalı bir şey üretemez. Hayır melekeleri körelmiş olan insan da ancak fesada ve bozgunculuğa sebebiyet verir. Artık orada ifsat yolları bir bir açılır. Toplum çözülüşün ve kaosun içine düşer.
İfsada zemin hazırlayan toplumsal hastalıkların tümünde olduğu gibi, fitne ve fesadın/ifsadın temelinde de cehalet denilen virüs/mikrop vardır. Cehalet her kötülüğe sürükleyecek bir araçtır. Bilgi hayatın her alanında mutlaka gerek duyulan bir olgudur. Bilgi olmadan bir tanım yapmak, bir faaliyet ortaya koymak mümkün değildir. Bilgi insana değer katar. Her şey bilmekle başlar. İnsan bilmeden tanıyamaz. Bir şeyi bilmeden sevemez, saygı duyamaz. Bilmezse zararı ve tehlikeyi göremez, tedbir alamaz. Cahil insan her an gaflete düşüp hedeften sapabilir. Kötü niyetlere karşı nefsine mağlup olur, gaflet kat sayısı an be an katlanır. Heva ve hevesin cazibesine kapılarak şatafat ve gösteriş ipini boynuna geçirir. Şu bir gerçek ki, gaflet girdabında debelenenler hayrı ve şerri birbirinden ayıramaz.
İlim, İslâm’ın nezdinde yüksek bir öneme sahiptir. İslâm’ın ilk emri “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” mesajıdır. İlim, imanın şartlarından biridir. İslâm’ın hükümlerini; helali, haramı, mubahı, mekruhu bilmeden, şiarlarını öğrenmeden, ibadetin erkânını bilmeden İslâm’ı yaşama aktarmak mümkün değildir. Allah’ın hayata koyduğu ilkeleri, yasaları öncelemeyen, önemseyenler fıtrat ile çatışma içine düşer. Bu da ifsat ve kaos doğurur. Fitne ve fesadın peşinde olanların işini kolaylaştırır. İslâmi eğitimde temel hedef, insanı ifsattan korumaktır. Fıtrat üzere gelişimi sağlayarak, Allah ile kul arasındaki engelleri kaldırarak, insanı sadece Rabbe kul olacak yolları işaret ederek, insanı gerçek özgürlüğe ulaştırmaktır. Vahye dayanarak, Kur’an ve Sünnet bilgisinden ilham alarak hayatını tanzim eden âlimler/kullar ancak Allah’a yönelip ona sığınır. Yaşamlarındaki tek ölçü de İslâm’ın serdettiği hayat öğretisidir. İslâm şiarına ram olup bu kutlu izde yol tutanlar asla fesada uğramazlar, fesatçıların ifsat tuzaklarına alet olmazlar Allah’ın izniyle.
İfsadın temel nedenlerinden biri de adalet ve emanetin örselenmesiyle ilişkilidir. Adalet insanlar arası muamelede yegâne ölçüdür. Adalet üzere hüküm verilen durumlarda taraflar huzurlu ve sonuçtan mutmain olurlar. Adalet, şefkat ve rahmetin tecelli ettiği anlamdır. Merhamet duygularını harekete geçirerek, adaletin kıldan ince kılıçtan keskin prensipleriyle hakikatten yana hüküm veren ihsan sahibi müminler asla fitne ve fesada mahal bırakmazlar. Adalet ihsandır, insaftır, itidaldir, istikamettir, emanettir, mizandır, ölçüdür, dengedir. Göz adalet kelimesini görünce, gönül adalet kelimesine dokununca, adalet şiar olur ve insanoğluna huzur ve inşirah sunar. İnsanoğlunun hayatında adalet ve emanet dengeleri yara aldığında her şeyin bozulması kolaylaşır. Bu durumda insan, çirkine ve rezalete yönelerek temiz olandan uzaklaşır. Bir toplumda adalet ayarı bozulduğunda artık orası her türlü ifsada açık hale gelir. Şer ve fesat odakları o beldedeki emellerini kolayca gerçekleştirebilirler. “Ey İman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna/takvaya daha çok yakışan (bir davranış)tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.” (Maide, 8).
İfsadı kolaylaştıran, çabuklaştıran belaların en büyüğü iradenin ve idrakin körleşmesiyle ilgilidir. İdrak ve irade, sahibini insan kılan asıl özdür. İrade ve idraki canlı tutan insan, şahsiyetini kuvvetlendirir. Yaşamında cereyan eden olayların farkında olur ve gerekli cevapları verir. Kimlik ve kişiliğiyle ruhunu ayakta tutarak ifsadın karşısına sur olur. Müminin emel ve arzusu madde ile sınırlı değildir. Maddenin ötesinde bir âlem, bir anlam vardır onun için.
Hayriye Bican



