MEDENİYET BÜLTENİ'NİN 53. SAYISI ÇIKTI
Medeniyet Yöneticisi · 07.10.2020 · 3 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026Kıymetli Okuyucular,
Yeni bir sayıyla daha huzurlarınızdayız. Dosya konumuz, “Ayasofya”. Yegâne vazifesi İslâm medeniyetini ihya ve inşa etmek olan Medeniyet , seksen altı yıllık yakıcı ve yıkıcı hasretin sona erişine elbette ki sessiz ve kayıtsız kalamazdı.
Medeniyet; fethin nişanesi, Fatih'in emaneti Ayasofya'nın çağları, nesilleri aşan kutlu nidasına kulak vermeyi ve emaneti sahibine teslim etmeyi İslâmi bir sorumluluk addettiği kadar, insani ve tarihî bir vecibe de kabul etmektedir.
“Zincirler kırıldı, Ayasofya açıldı.” Her şeyin aslına rücu etmesi gibi bu büyük mabet de aslına rücu etti. Bugüne kadar hiçbir güç bu ilahi adalete karşı koyamadı. Su aktı; yolunu, yatağını buldu; yıllar sonra da olsa bu hakikat hiç değişmedi. Ayasofya da uzun bir fetret döneminin ardından yeniden “Allah'ın evi” olma vasfına kavuştu. Bu vuslat sıradan, basit ve önemsiz bir hadise değil; belki çağları etkileyecek, belki domino taşı etkisi yaratacak, belki çeşitli kırılma ve kıpırdanmalara vesile olacak ve hatta belki de Kudüs'e, Endülüs'e, Haremeyn'e uzanacak büyük bir inkılap yahut bu inkılabın bereketli, muştulu ve yüksek sesli habercisidir. Vesile olanları kutlamak gerekir. Esasında Ayasofya'yı aslına döndürmek de bir nasip işidir; fethetmek de ve hatta onun açılışına sevinmek de. Öyleyse şu vecizeyi bir kez daha hatırla(t)makta fayda vardır: “Herkes nasibi kadardır.”
Bugün tarihî bir dönemeçten geçtiğimiz şüphe götürmez bir gerçektir. Bunu sadece Ayasofya özelinde söylüyor değiliz; Türkiye'de, dünyada ve İslâm coğrafyasında olup biten sosyal, siyasi ve iktisadi hadiseler için de söylüyoruz. Acizane kanaatimiz odur ki bu çağ var oluş, yok oluş çağıdır. Bizler de buna tanıklık eden bahtsız yahut bahtiyar nesilleriz.
Beyrut Limanı patlaması, Libya meselesi, Türkiye'nin küresel güç olma yolunda farklı cephe ve alanlarda verdiği olağanüstü mücadele, Batı'nın yeni bir Haçlı ittifakı yapmışçasına uluslararası platformlarda İslâm dünyasına ve özellikle de medeniyetiyle barışmak, onunla tarihî bağlarını kuvvetlendirmek isteyen Türkiye'ye yeknesak koro hâlinde tepki göstermesi, Avrupa'nın ileri karakolu Yunanistan'ın sürekli şişirilmesi ve ciddi bir şekilde silahlandırılması, kurgu gereği Yunanistan-Mısır yakınlaş(tırıl)ması, İngiltere ve İsrail'in ürpertici sinsi sessizliği, Türkiye iç muhalefetiyle küresel dış muhalefetin hemen hemen aynı ritim ve ahenkle senkronize oluşu, Rusya ve Çin'in zulüm çemberini genişlettikçe genişletmesi, küresel emperyalist devletlerin üç tampon ülkesi olan Yunanistan, İsrail ve Ermenistan'ın farklı zaman, mekân ve olaylarda daha “kullanışlı” hâle getirilmesi, Amerikan kamuoyundaki kaos ve siyasetteki kafa karışıklığı ve buna bağlı olarak Cumhuriyetçilerle Demokratların Arap ülkelerine karşı yürüttüğü hegemonik politikalar, evet bütün bunlar ve daha fazlası yukarıda sözünü ettiğimiz varlık-yokluk mücadelesinin farklı şekillerde kâh seyreltilmiş kâh yoğunlaştırılmış kâh stabil tezahüründen başka bir şey değildir. Bu saydıklarımız şu global çağda hiçbir zaman birbirinden kopuk, ilgisiz ve bağımsız da değerlendirilemez.



