Kaynaklar, medeniyetin “şehir” manasına gelen Arapça “medine” kelimesinden geldiğini söyler. İslâm mefkûresinde medeniyet “beldelerin imar edilerek insanlığın ihtiyaçlarını karşılayacak, rahat ve huzur içinde yaşayacak bir şekle sokulması; insanların da ruh, madde, fikir ve ahlâk bakımından yükselmesi” manasına gelen “tâmir-i bilâd, terfîh-i ibâd” şeklinde tarif edilegelmiştir.
Bir başka ifadeyle medeniyet; bir ülke veya toplumun, diğer canlı türlerin, maddi ve manevi varlıkların, düşünce, kültür, sanat, bilim ve teknolojik ürünlerin tamamını ifade eder.
Bu hususta çok çeşitli tanımlar olmasına rağmen hepsinin de insan ekseninde temerküz ettiği görülür.
***
Medeniyet insanlığın bir devrinde başlamaz, bilakis devirlerden diyarlardan çok daha önce bizzat insanın kendisiyle başlar.
“İnsan tabiî olarak medenidir.” der İbn Haldun, “tabiî olarak”ı da vurgulayarak. Ona göre medeniyetin insanla, insanilikle, fıtratla ve tabiatla doğrudan ilişkisi söz konusudur.
İnsanoğlunun bütün meleke ve kabiliyetlerinin bir bestesi olan medeniyetler tek değildir.
Türlü türlü medeniyetler ve medeniyet perspektifleri vardır. Yalnız medeniyetlerin “medenî” olma ölçüsünü insanî olmaları belirler. İnsana değmeyen medeniyet, denaet; kalbe dokunmayan umran, hüsrandır. Hüsran ise hem neslin hem ekinin hem de tabiatın yıkımıdır.
Medeniyet, aslında tek ve parçalanamaz olan hakikatin bir yansımasıdır. Bütün toplumlar da bir yönüyle öyle veya böyle “tek ve parçalanamaz” olan bu hakikatin peşinden koşarak medeniyetler kurmaya çalışırlar. Kimi toplumlar bunu başarır, insana huzur ve saadet bahşeder kimi toplumlar ise bunu başaramaz, başaramadığıyla da kalmaz insanlığa yıkım ve felaket getirir.
Medeniyeti “hakikat ve mana” boyutunda idrak eden toplumlar ancak, her şeyi ihya ve inşa ederler. Bunlar hak medeniyet taraftarlarıdır. Medeniyeti “reel ve madde” boyutunda anlayan toplumlar ise insanı ve tabiatı imha ederler. Bunlar da batıl medeniyet taraftarlarıdır.
Toplumlar medeniyetleriyle ayakta dururlar. İnsanın omurgası neyse toplumların medeniyeti de odur. Medeniyeti ve geleneği olmayan toplumlar madden ve teknik olarak ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar varlıklarını idame edemezler. Güçlü ve kadim bir manaya sahip toplumların tesis ettiği medeniyetler ise her zaman yaşarlar ve yaşatırlar.
Hakikat medeniyeti evvela insanı inşa eder. İnşaya da kalpten ve gönülden başlar. Onun tasavvurunda içten/lik vardır. Hak medeniyet, sürekli içten dışa, manadan maddeye, özden kabuğa doğru bir düzen ve süreklilik arz eder. Hakikatle aydınlanmış insan; tasavvurda, tefekkürde ve tezekkürde kendini her dem yeniler her daim inşa eder. Gönül medeniyetini tamamlayan insan da gönüllerde medeniyetler tesis eder.
Modern/batıl medeniyet tasavvurunda hayatın merkezine madde konur, kadim/hakikat medeniyetinde ise hayatın merkezine mana ikame edilir. İlki dışsaldır, ikincisi içsel. Biri tenseldir, diğeri tinsel.
Maddeyi, kabuğu esas alan medeniyetler hazcıdır, hızcıdır, hedonisttir; bu nedenle sürekli “yaratıcı yıkım” gerçekleştirirler. Haz ve hız yıkım getirir. Yıkmanın sonsuzluğu modern maddi medeniyetin de “fena” lığına işaret eder. Yıkımlar acıdır. O yüzden “trajedi” , modern/batıl/batılı medeniyetlerin karakteristik özelliğidir.
Gönlü esas alan hakikat medeniyetinin karakterinde trajedi yoktur. Yer yer acılar ve ölümler yaşanabilir fakat bu arızî ve dönemsel bir durumdur, öze taalluk eden aslî bir hâl değildir. Onda görülen acılar güldeki diken mesabesindedir. Aslolan ise diken değil güldür.
Hakikat medeniyetimiz, gönlü inşa ederken zihni de inşa eder. Zaten hakikatin temelinde gönül ve zihin birlikte yürür. Aralarında kopmaz bağlar vardır. Hakikatin ışığı kalpleri imar ederken zihinleri de imar eder. Ona ilim, irfan ve derunî bir boyut kazandırır. Zihni sahih bilgiyle donatır. Ona göre bilgi hakikate götüren en sağlam ve en sadık vasıtadır. Bu sahih bilgi zihin aurasında yuvalanır ve zihni tabiî bir hâle büründürür; sonrasında aklı ve insanı değiştirip dönüştürür.
Vahyî bilgiyle mücehhez zihinler, “aşkın âleme” rabt olur. Bilgiden bilginin kaynağına, ilmin sahibine doğru bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk hakikate muttali olmanın başlangıcıdır. Yol ve yolcu, bereketli bir nehrin mütemadiyen akışına benzer. Nehir aktıkça uzar, büyür, derinleşir ve sonunda yatağını bulur. Aktığı yerlere yeni hayatlar, medeniyetler getirir. Etrafında medineler/şehirler oluşturur. Hakikat medeniyeti ile bu medeniyete gönül vermiş medenî şahsiyetler tarihî süreç içinde bir şehir site devleti gibi vazifeler ifa ederler. İnsanlar, sahih bilgiyle mücehhez, hikmetli ve irfan ehli medeniyet mensuplarının halesinde bir ve beraber olarak idame-i hayat eylerler.
Gönül medeniyetinin karakterinde vahyin aydınlığı vardır. Bütün her şey bu aydınlıkta yunmuş arınmıştır. Bilgi, bilim, teknik, teknoloji, eşya, tabiat, zaman, mekân, şehir, kültür, “hars”, “umran” her şey bu tek ve parçalanamaz hakikatin aydınlığında şahsiyet kazanır. Ona göre her şey birbirlerinin mütemmim cüzleridir. Her şey bir insicam içindedir. İnsan denen varlık da bunların tam merkezindedir. Onun vazifesi insanı yani özü yani kalbi ve gönlü inşa edip hayatı fıtrata uygun ihya etmektir.
Gönül medeniyet inşacıları edindikleri vahyî bilgiyle insanı “zübde-i âlem” mertebesine yükseltir, çünkü muhatap oldukları hakikat bilgisi bunu söyler; batıl medeniyetler ise insanı sömürür, sömürgeleştirir ve onu derekelere sürükler. Emperyal duygularla fıtratta ve tabiatta onulmaz tahribatlar yapar. İnsanı ve nesli hakikat bilgisine göre inşa etmeden mekânlar kuranlar; kurdukları bu devasa mekânların, derekelere sürükledikleri “homo economicus” insanlar tarafından imha edildiklerini göreceklerdir. Bu mukadderdir. O zaman teknik ve edevat medeniyetleri hırdavat medeniyetine dönüşecektir. Bu da maddenin mana karşısındaki nihaî mağlubiyeti anlamına gelir.
Dolayısıyla bizim medeniyetimiz ile Batı ve/veya batıl medeniyetler arasında mahiyet ve tasavvur farkı vardır. Gönül medeniyetimiz “öte”leri esas kabul eder ama “bura”ları da ihmal etmez, maddenin imkânlarından istifade etmeyi bilir. Maddeyi mana ile biçimlendirir. Birini birine ezdirmez. Biri için diğerini yok saymaz. Var edilen her şeyi “var” kabul eder, ona hürmet duyar, ama amaçla aracı birbirine karıştırmaz. Her şeyi fıtratına uygun kullanır. Gönül/mana medeniyetimizin deruniliği, bütün mevcudata ilim, irfan, hikmet, adalet, fıtrat, ihsan ve ihlas penceresinden bakmasından neşet eder.
Gönül medeniyeti aşırılıklardan beridir. İnsana ve tabiata “vasatî” ölçülerle yaklaşır. Madde ile mana, beden ile ruh, dünya ile ahiret arasında bir denge tutturur. Ne madde ve bedeni yok sayıp bütünüyle mana ve ruha döner ne dünyayı hepten terk edip sadece ahirete yönelir. Çünkü gönül medeniyetimiz bir denge medeniyetidir. Hayatı ve insanı bu denge üzerine inşa eder.
Mustafa Gülali