Sanat ile sanatkâr arasında sıkı bir münasebet vardır. Sanat eseri, sanatkârın duruşunu ve hayata bakışını yansıtır. Şiir harici edebî türler için söyleyecek olursak, bu “yansıtma” yalnızca bir tezahürden ibarettir ve asla eser ile sahibinin aynîleştiğini göstermez.
“Ahmet Hamdi Tanpınar, şiirlerinde kendinin, romanlarında kendisi ile beraber başkalarının da peşinde olduğunu söyler. Bu söz bize roman kahramanlarının yazarla aynîleştirilmesinin ne kadar isabetsiz olduğunu işaret ettiği kadar şiirle şair arasındaki ilişkinin de o kadar yakınlığını düşündürüyor. Başka bir ifadeyle, şiir dışındaki edebî türlerde kurmaca eğrisi yükselirken şiirde sıfıra doğru yaklaşır. Bu sebeple, şiirdeki “ben” ile şair arasında benzerlikler aramak pek de yanıltıcı olmasa gerektir.”
Bu tespitler herhangi bir şair için bir kez doğru ise Mehmet Âkif için iki kez doğrudur. Safahat’ın her mısraı Âkif portresini tamamlayan ince dokunuşlardır. O, mısra mısra gezinir, görünür ve kendisini belli eder şiirlerinde. Âkif; düşüncesiyle, karakteriyle, hayatıyla kısaca bütün her şeyiyle Safahat’ındadır. Hayatına şiir, şiirine de hayat denilmesi zaten bu yüzdendir.
Hayır, hayâl ile yoktur benim alış verişim,
İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!
mısralarının sahibi, Tanpınar’ın söylediği kadarının çok üzerinde tamamıyla şiirlerinin içindedir. Yani Safahat’ın. O zaman Safahat’taki “ben”i Âkif’le birleştirmemiz belki her şairden daha fazla isabetli olacaktır.
Safahat, Fatih Camii şiiriyle başlar. Safahat’ın bu şiirle başlaması önemli bir özelliktir. Evvela bunun bilinçli bir tercih olduğunu bilmek gerekir. Tesadüfî bir gelişme ve yahut rastgele bir tercih değildir. Zira Âkif’in hayat algısında cami, özel anlamıyla Fatih Camii, medeniyeti temsil eden bir semboldür. Şaire göre İstanbul Medeniyet’in, Fatih İstanbul’un, Fatih Camii de Fatih semtinin kalbidir. Bu kalp, “demâdem”, medeniyete bitmez tükenmez bir ruh ve canlılık pompalamaktadır.
Şair, bu şiirinde Fatih Camii’ne bakıp geçmişten geleceğe bir yolculuk yapıyor. İçinde bulunduğu durumu ve ortamı, bir medeniyet değeri taşıyan camiyi, çevresiyle ve insanıyla birlikte ele alıyor. Aslında şiir, otobiyografik bir manzum hikâye özelliği göstermektedir. Şair, şiir boyunca caminin şahsında medeniyeti, medeniyetin insanını, kendisini, kız kardeşini ve babasını tahkiye ediyor.
Şiir, kırk altı beyitten oluşmaktadır. İlk bölümde sabaha karşı bir mâbedin görünüşü tasvir edilmiştir. Gecenin yarı karanlığı ile ilhâd (dinsizlik) ve dalâlet (sapıklık) sembolize ediliyor. Sabahın ilk ışıklarıyla beraber mâbedin görünüşü ise ikrar (tevhidin tasdiki) tezahürüdür. İkinci beyitten sonra artık karanlık yoktur. Sabahın perde perde açılışıyla bir ışık ve nur dalgası da caminin üzerinden yükselir. Onun loşluklar arasından yavaş yavaş görünmesi, âdeta güneşin doğuşu gibi ve onunla beraber adım adım ufukta tecelli eder.
Şiir geçmişe uzanan şu mısralarla başlıyor:
Yatarken yerde ilhâdiyle haşr olmuş sefil efkâr,
Yarıp edvârı yükselmiş bu müdhiş heykel-i ikrâr,
Siyeh reng-i dalâlet bir bulut şeklinde mâzîler,
Civârından kaçar, bulmaksızın bir lâhza istikrâr;
Vakıf Başkanımız Musa Özdemir Hoca, Kurban Bayramı dolayısıyla bir tebrik mesajı yayımladı. Özdemir, mesajında İslam âleminin bayramını kutlayarak, hac ibadetini yerine getirmek üzere Mekke ve Arafat’ta bulunan…
Bu bayram, fedakârlığın bir nişanesi olarak kurbanların kesildiği, toplumsal dayanışmanın elle tutulur hale geldiği, dünya Müslümanların birbirleriyle kaynaştığı atmosferin oluşmasıdır. Hz. İbrahim'in imtihanı, Hz.…
Hz. İbrahim aleyhisselamı konuşmak, yalnızca tarihte yaşamış büyük bir peygamberi anmak değildir. Bu konuşma, hakikatin izini sürmek, teslimiyetin ne olduğunu yeniden anlamak, tevhidin neyi zorunlu kıldığını kavramak ve…
Bazı insanlar hayattan çekilip gittiklerinde geride sadece bir isim değil, bir iklim bırakırlar. Onlarla geçirilen günler, yapılan sohbetler, paylaşılan hatıralar birdenbire daha kıymetli görünmeye başlar. Alparslan…
"Eski hâl muhal; ya yeni hâl veya izmihlâl..." - Said Nursi Mütefekkirimiz bununla neyi kastetmiş olursa olsun elan dünyamızın ahvaline uygun bir tesbit. Üzerinde idame-i hayat ettiğimiz yerküre, üzerimize tavan olan�
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan, okullarda öğrencilerin yine öğrencileri hedef aldığı saldırılar hepimizi derinden üzmüştür. Masum öğretmenlerimizin ve çocuklarımızın hayatını kaybetmesi ve yaralanması, sadece bir…
Bloglar
Bütün sefil ve bâtıl düşünceler azgınlık ve dinsizlikleriyle yerde yatıp sürünürken bu muhteşem âbide, çağları, devirleri aşarak Tevhid’in hakikatini tasdik etmiştir. Sefil düşünceler yatay bir konumda iken “bu müthiş heykel-i ikrâr”, dikey konumdadır. Bâtıl alçalırken Hakîkat yükselmektedir. Mâziler, sapıklığın ve dalâletin kara renkli bulutları gibi bir an bile durmaksızın bu “heykel-i ikrâr”ın yanından yöresinden kaçışıp giderler. Küfrün ve câhiliyenin hüküm sürdüğü bir ortamda Fatih Camii; kendisini ikrar eden, tanımlayan ve ayakta duran, müthiş bir heykel gibidir.
Benzetmeler, dönemin ruhunu ve atmosferini yansıtıyor. Heykel, Batı’ya ait bir oluş. Buradaki heykel soyutlaması bir vurgu olarak yer alıyor şiirde. Yıkılmayan, ayakta duran, durabilen bir heykel... Fakat caminin kendisi de sanatçının elinden çıkmış bir heykel inceliğindedir ve çok daha görkemlidir. Berlin’e kadar giden, Batı’nın mimarisini, heykelini ve sanatını gören Âkif, kendi sanatıyla yeniden buluşunca heykel benzetmesi yapıyor.
Müslüman’ın duruşunu temsil eden caminin görkemli duruşu insanına da yansımalı. Âkif, Batı düşüncesini tanıdıktan sonra ondan açılımlar ve sonuçlar çıkarmaya bakıyor.
Ziyâ-rîz-i hakîkat bir seher tavrında müstakbel,
Gelir fevkınden eyler sermedî binlerce nûr îsâr.
Şair, bu mısralarda mazi ile müstakbelin mukayesesini veriyor bize. Müstakbel yani gelecek, hakikat ışıkları saçan bir seher tavrındadır. Gelir ve ebedî binlerce nurunu boşaltıp gider. Geçmiş ne kadar kötü ve karanlık ise gelecek de o kadar iyi ve aydınlıktır. Âkif içi aydınlık bir insandır. Umut dolu bir şairdir. İman ve ümit Âkif’in karakterini ortaya koyan önemli iki kavramdır.
“İmandır o cevher ki ilahî ne büyüktür,
İmansız olan paslı yürek sînede yüktür.”
mısraları ile
“Ye’s öyle bir bataktır ki düşersen boğulursun,
Ümîde sarıl sımsıkı seyret ne bulursun!” mısraları onundur.
Ne var ki, bütün umutsuzluk ve karamsarlık illetini zihninden söküp atmasına rağmen çağrısına toplumdan bir aks-i seda bulamayınca Âkif de zaman zaman bunalmış ve bedbinleşmiştir. Ama yine de bunu bir çelişki yahut ümitsizlik hâli telâkki etmektense, cereyan eden hâdiselerin şairde meydana getirdiği sükût-u hayal veya gönül kırgınlığı kabul etmek “İslâm ve iman şairi Âkif” için daha doğru bir tespit olacaktır kanaatindeyiz.
Müstakbelin seher tavrında olması derin anlamlar içermektedir. Müstakbel; seher tadında ve tavrında, sabah aydınlığında, hakikat dolu bir nur, bir ışıktır. Şair, taşıdığı iman gereği hayata umutla bakar. Fatih Camii aydınlıktır. Onda ibadet eden insanlar da aydınlık ruhludur. Seher vakti, huzurun ve huşunun zirveye çıktığı andır. Gönüllerin ipek gibi yumuşadığı, duyguların alabildiğine inceldiği özel bir zamandır. Rahmet ve bereket yeryüzüne seher vaktinde dökülür sağanak sağanak. Seher, sabahın ve aydınlığın habercisidir. Bu, aslında imanlı yüreklere sabah aydınlığında gelen kutlu bir müjdedir.
Seher – müstakbel – hakikat - ziyâ, birbirini tamamlayan ve bütünleyen kelimeler. Şairin, müstakbeli işte böylesine zengin çağrışımlar uyandıran ve yoğun anlamlar içeren kelimelerle birlikte kullanması şiirin edebî kalibresini bir kat daha artırmakta ve tesir gücünü maziden müstakbele taşıyarak kalıcılığını sağlamaktadır. Bu yönüyle hatta mısralar bile -tıpkı camide olduğu gibi- birer “müthiş heykel-i ikrâr” kesilmektedir.
Derâgûş etmek ister nâzenîn-i bezm-i lâhûtu:
Kol açmış her menârı sanki bir ümmîd-i cür’etkâr!
Âkif’te eşya cansız bir yığından ibaret değildir. Her varlık hareket hâlindedir ve anlam yüklüdür. Her nesne lisân-ı hâl ile Hakk’ı zikreder. Bu aslında İslâm’ın eşyaya bakış tarzını ifade eder. Zira Kur’an-ı Kerim, muhtelif yerlerde ağaçların, taşların ve diğer varlıkların kendi hâllerinde Allah’ı zikrettiğini haber vermektedir.
Şair, camiye manevî bir kişilik kazandırıyor. Cami, salt varlık hâliyle ilahi meclisi kucaklamaktadır. Minareler cüretkâr bir ümitli gibi, kollarını ilahî meclise doğru uzatmaktadır. “Menâr” kelimesi sözlüklerde minare ve deniz feneri anlamlarına gelir. Buna göre minareler, hem yol gösteren bir feneri hem de insanın açılmış kollarını temsil eder. Şair, camiye oldukça fazla bir manevî anlam yüklüyor. Öylesine manevî bir anlam yüklüyor ki, bu ruh ancak onda tütüyor, bir güzellik ve incelik âbidesi hâline geliyor. Bu, insanı çeken ve ruhunu aydınlatan bir yapıdır. Cami harekete geçmiş bir insanın nazlı yürüyüşünü andırıyor.
O revzenler, nazarlardan nihân dîdâra müstağrak,
Birer gözdür ki sıyrılmış önünden perde-i esrâr.
Her bir mısra caminin manevî kişiliğine ayrı bir hususiyet kazandırmaktadır. Kollara benzetilen minarelerden sonra sıra şimdi de pencerelerde. O pencereler ki, önündeki sır perdesi kalkmış birer gözdür âdeta ve nazarlardan gizlenmiş ilahî yüze / güzelliğe dalıp mest olmaktadır. Didâr, sonraki mısralarda da kullanılıyor ve özel bir vurguyla vurgulanıyor ki, aydınlık bir yüz gibidir.
Şiirdeki ses ve ritim caminin lahûtî derinliğini yansıtıyor. Kelimeler heybetle zikreden bir zâkiri andırıyor. Âkif’in şiirinde canlı birer varlıktır onlar. Usta bir mimar hüneriyle muhteşem bir âbidede hayat bulan taşlar ne ise, Safahat’taki kelimeler de odur. Bazen secde makamında bir âbid, bazen savaş meydanlarında harp düzeni almış bir mücahid, bazen demirine su verilmiş çelik sertliğinde ve keskinliğinde bir kılıç, bazen de gönül tellerini okşayan zarif bir ipektir...
Denilebilir ki cami manevî şahsiyetini sanatkârâne kullanılan bu kelimelerde buluyor. İçine kapanan bir derviş değildir o. Kendisini duvarlarla sınırlayan, dış âleme kapatan cansız taşlar yığını da değildir. Bilâkis, zikrini duruşu gibi açık yapıyor. O zikrettikçe çevresine ışık saçıyor. Tıpkı Âkif gibi... Kâh mısra mısra konuşan, coşan, irşat eden; kâh dua derinliğinde sukûta eren; kalabalıklarda zikriyle, fikriyle ve irfanıyla yalnız yaşayan Âkif de öyle değil midir?
Devam eden mısralarda caminin kutsiyeti daha da pekiştiriliyor. İlahî güzelliğe gark olmuş kutsal âbidenin üzerine fevc fevc ışıklı ruhlar akmakta ve ağmaktadır. Kubbenin altında nurlar coşmakta ve ışık âdeta raks etmektedir.
Tecessüd eylemiş gûyâ ki subhun rûh-i mahmûru;
Semâdan yâhud inmiş hâke, Sînâ-reng olup, Dîdâr!
Şiirdeki benzetmeler çarpıcıdır. Sabahın mahmur hâli cisimleştiriliyor. Işıklı bir âbide olarak resmediliyor. Batının kilise ve katedralleri insan ruhunu karartan ve bungunluğa iten bir özelliğe sahiptir. Karanlık hâlleriyle insanda kasavet uyandırırlar. Ama yaşanan onca olumsuzluklara ve perişanlıklara rağmen Âkif’in ruh dünyası cami medeniyetinde olduğu gibi apaydınlıktır.
Medeniyet’in nur ve umut dolu çehresi hem Âkif’te hem camide tebârüz etmiştir. Sanki sabah bütün aydınlığıyla tecessüd eylemiş de âbidevî bir görünüme bürünmüştür yahut Hakk’ın tecellisi Tûr-i Sînâ hey’etinde semadan yere inmiştir. Teşbihler, telmihler, metaforlar insanda alabildiğine zengin çağrışımlar uyandırmaktadır.
Nazarlardan uzak ilahî bir güzelliğe dalan gözlerden sonra böyle bir mısraın gelmesi şiirin kompozisyonuna ayrı bir âhenk ve güzellik katmıştır.
Tabiat perde-pûş-i zulmet olmuş, hâbe dalmışken,
O, gûya kalb-i nûrânîsidir leylin, durur bîdâr.
Evet bir kalbdir, bir kalb-i cûşâcûş-i âşıktır,
Ki cevfinden demâdem yükselir bin nâle-i ezkâr.
Tabiat, karanlık örtüsüne bürünmüş uykuya dalarken o, gecenin sanki nurlu kalbi gibi uyanık durmaktadır. Şairin kalp vurgusu düşündürücüdür. Tabiat, içindeki her şeyiyle uyurken uyumayan tek şey kalptir. O da Fatih Camii’nin ta kendisidir. Sıradan bir kalp değildir bu kalp. Âşığın coşkun kalbidir. Ki içinden binlerce zikir iniltileri yükselir daima.
“Kıyâm etmiş de yükselmiş ve bir timsâl-i nûr olmuş.” mısraı her hâliyle bir eyleme ve hareketliliğe işaret etmektedir. Camiyi meydana getiren bir yığın taş, kıyam etmiş ve bir timsâl-i nûr olmuş. Pek sakin duran bu duvarlar asırlar geçtiği hâlde bâtılın hücumuna karşı direnmiş, hiçbir yılgınlık ve şikâyet emaresi göstermeden saldırılara cansiperâne göğüs germiştir. Şiirin bu bölümü şu iki muhteşem beyitle son buluyor.
Bu bir ma’bed değil, Mâ’bûd’a yükselmiş ibâdettir;
Bu bir manzar değil, dîdâra vâsıl mevkib-i enzâr.
Fatih Camii en veciz ifadesini belki de bu mısralarda buluyor. Mükemmel tasvirlerle cami canlı bir tablo hâlinde gözler önüne seriliyor. “Sehl-i mümteni” tadındaki bu mısralar Fatih Camii’nin, bir mâbet ve manzara olmaktan çok öte, bizatihî Allah’a yükselmiş ibadet ve ilahî yüze vâsıl olmuş nazarlar kafilesi olduğunu en şiirsel ifadelerle resmediyor.
Semâdan inmemiştir, şüphesiz, lâkin semâvîdir:
Zemînî olmayan bir cilve-i feyyâzı hâvîdir.
Şair, buralarda camiye oldukça fazla manevî anlamlar yüklediğinin farkındadır, bu sebepten
Olsa gerek “Semâdan inmemiştir.” mısraını daha bir vurguyla söyleme gereğini duyuyor. Kesin hüküm ve tam bir inanmışlık hâli ihtiva eden bu mısra bir de “şüphesiz” kelimesiyle pekiştiriliyor. Bu kesindir kesin olmasına, lâkin semavî oluşundan da hiçbir şüphe yoktur.
Bu mısralardan hemen sonra şiirin ikinci bölümü başlıyor. Burada önceki tasvirlerle ilgiyi kesen bir tahkiye tarzı dikkati çekmektedir. Vak’anın anlatıcısı birinci şahıs, yani şairin kendisidir. Birinci bölümde mücerred olarak tasvir edilen mâbed ikinci bölümde Fatih Camii ile birleşiyor.
Şair, sabahı sevdiğinden bahsederek ve hava henüz karanlıkken evden çıkar. Camiyi uyanık ve diri bulur. Âkif, uyanık ve diri bir insandır. Sabah mahmurluğunu sanki hiç taşımıyor. Sabah uyanıklığını berrak bir uyanış olarak tanımlıyor. Bu yüzden sabah vaktini çok seviyor. Semanın eli henüz gecenin örtüsünü açmamışken ve sabah sakin uykusundan daha uyanmamışken sabah ezanı perde perde yükselir; şairin ruhuna bir ferahlık verir. Müezzinin sesi hazin bir âvâzı andırıyor. İçindeki coşkunluğa kapılıyor. Ufuklar aydınlanmadan, ezanın okunmasını bile beklemeden karanlıklar sokaklardan “kemâl-i vecd” ile geçiyor ve camiye varıyor.
“Mehmet Âkif, yeri geldikçe şiirlerinde hâne halkından bahseder. Hayat Arkadaşıma adlı kıtasında eşine hitap eder. Kızları Cemile ve Feride kendi isimleriyle Bebek yahut Hakk-ı Karar manzûm hikâyesinin kahramanı olurlar. Büyük oğlu Emin de Âsım şiirinde Hocazâde’nin oğlu olarak yer alır. Ancak aile kurumuna ve fertlerine göstermiş olduğu bunca saygıya rağmen Âkif’in evlere sığmayan bir mizacının olduğunu yine kendi şiirlerinden öğreniyoruz. Bir defa hiçbir şiirinde ev tasviri yoktur. Hem de pek çok şiiri evde geçmesine rağmen. Belki bunda bir tek Seyfi Baba’yı hariç tutabiliriz. Ona da tasvir denilebilirse tabii. Bu durum, Âkif’in şiirleri için dikkatlerden kaçmaması gereken önemli bir ayrıntıdır. Buna mukabil pek çok şiirinde kendi evinde bunalan, canı sıkılan, kendini âdeta sokağa dar atan bir Âkif buluruz. Bu şiirde ezanı beklemeden sokağa çıktığını söylerken Küfe’de sabahleyin erkenden evden “mutada inkıyat ile” yani âdet edindiği üzere çıktığını ifade eder. Hasır şiirinde “bir ufak dolaşma bahanesiyle” evden ayrıldığını anlatır. Meyhane’nin başında “Canım sıkıldı sokak sokak gezdim.” derken, Mezarlık’ta “Geçen sabah idi Eyyûb’a doğru çıkmıştım.” der.
Bayram şiirinde ise,
“Ziyâret etsem ehibbâyı sonradan... hoş olur,
Bütün gün evde oturmak ne olsa pek boş olur.
Bu arzû-yı tenezzüh geçince, artık ben
Durur muyum? Ne gezer! Fırladım hemen evden.”
diyerek sokağa çıkma huyuna tatlı bahaneler arar.”
Tekrar şiirin mısralarına dönecek olursak şair, zalâmı sineye çeken sokaklardan kemâl-i vecd ile geçip meydana varır ve uyanık bir vaziyette bekleyen caminin sine-i münevverine sokulur. Mısralar oldukça güçlü ve etkileyicidir. Ağırlık merkezini “sokulmak” ve “sine-i münevver” kelimeleri oluşturmaktadır.
Okurken âdeta bizler de şairin peşine takılıp gidiyoruz. Karanlık sokaklarda korkuyla ürperip nuranî âbidenin “sine-i münevver”ine sokuluyoruz. Karanlıklardan geçip caminin aydınlık koynuna sokulmak nasıl bir duygudur, birlikte yaşıyoruz. Gecenin karanlığından sabahın aydınlığına; bâtılın zulmünden Hakk’ın adaletine sığınırcasına sokulmak. Zulüm ve zulümattan arınmak istercesine nurlu kalbin okşayıcı ve teskin edici sıcaklığına sığınmak.
Şair, üçüncü bölümü oluşturan mısralarda maksûreciklerin birine geçip oturuyor. Kubbenin altında sıra sıra dizilmiş kandilleri seyre koyulunca hatırına çocukluk zamanları geliyor.
Hemen sonraki mısralar şiirin dördüncü bölümünü teşkil eder. Şiirin bu bölümünde baba, oğul ve kızın portreleri çiziliyor. Çocuk yani Âkif, sekiz yaşlarındadır. Babası onları camiye götürmek istiyor. Ama yaramazlık yapacaklarsa evde kalmalarını söylüyor. Belli ki çocuklar camiye gitmeye can atıyorlar. Her ne kadar yaramazlık yapmayacaklarına dair söz veriyorlarsa da sözlerini tutmuyorlar. Çocuk her yerde çocuktur. Kız kardeşiyle camiye gidiyorlar. Babaları namaza durunca hâliyle çocuklar da serbest kalıyor. Baba namaza dalıyor, çocuklarsa başlıyorlar çılgın âşıklar gibi cami içinde koşturup durmaya. “Sekiz yaşında kadardım...” “Hayal otuz sene evvelki hâli pişimden...” mısralarından şiirin ne zaman yazıldığını çıkartabiliyoruz. Çünkü şair sekiz yaşlarındaki zamanını anımsıyor. Bunun üzerinden de otuz sene geçtiğini söylüyor. Öyleyse şair otuz sekiz yaşlarındadır. Sene itibariyle bu, 1911’e tekabül ediyor.
Beşinci bölümün daha ilk mısralarından itibaren hayaller başlıyor. Şair, ışıklara bakıp geçmişi hayal ediyor. Elli beş yaşlarında bir adam, temiz, beyaz sarıklı, vücudu zinde fakat saçı sakalı fazlasıyla beyazlamış, edeple namaz kılıyor. Yeşil sarıklı, püskülü olmayan bir oğlan, fesin imamesinde sadece bir boncuk vardır. Sarığı bozuluyor, onu başına doluyor, ama koşturunca tekrar açılıyor ve bir bayrak misali dalgalanıyor.
Tasvirler çok canlı ve gerçekçi. Her bir mısra Âkif’in karakterini ve sanatkâr kişiliğini ortaya koyan karinelerle dolu. Bir ressam şayet istese bu mısralardan hareket ederek rahatlıkla bir Âkif veya Tâhir Efendi portresi çizebilir. Bir hikâyeci yahut bir romancı ve yahut da bir sinemacı bu kesitlerden önemli ölçüde istifade edebilir.
Âkif’in babası Tahir Efendi, Fatih dersiâmlarındandır. Medrese hocalığı yapmaktadır. Bir eğitimci olarak Tahir Efendi’nin, çocuklarını medeniyetin merkezi olan camiye götürmek istemesi, kafa yorulması gereken bir konudur. Bu bölümler bize, “çocuk- cami ve eğitim” ekseninde derin ve zengin çağrışımlar sunmaktadır.
Namaz biter ve dua edilir; cemaat dağılıp evlerine giderken şair hayalinden sıyrılır, geçmiş zamandan şimdiki zamana gelir. Bakar ki yanı yöresi insan gölgesiyle dolmuş. Cemaat namaza durma hazırlığı yapıyor. Hepsi de heybetli ve dimdik. Kendilerinden geçmişler. Yüce sıra dağlar gibi dizilmişler. Allah’ın inayetiyle bu dağlar Huzûr-ı İzzet’te huzu’ ve huşu ile eğilip kalkıyorlar.
“Sufûf ayakta müselsel cibâl-i velveledâr....”
Tek kelimeyle nefis bir benzetme. Nefis ve orijinal. Türk şiirinin en güzel mısralarından birisi sayılabilir bu mısralar.
Namaza duranlar yeryüzünde çoğalıyor ve ulanıyorlar. Aynı vakitte bu kutlu eylemi gerçekleştiriyorlar. Her birisinden göğüs yakan, kalp parçalayan yalvarış yakarışlar duyuluyor. Sonra o dağlar ellerini semaya doğru kaldırınca yüreklerden öyle bir feryat kopuyor ki ebediyen unutulmayacak, daima hatırlanacaktır. Dua sonrasında gönüller ferahlamış, kalp huzura ermiştir.
Bütün yüreklere serpildi kubbeden bir rûh:
Rûh-i itmi’nân.
Seher vakti öncesi başlayan tefekkür hâli sabah namazıyla son buluyor. Bir insanın artan iç yoğunluğunun, sabah namazıyla ve sonunda yapılan duayla sükûn bulması bir mümin duruşu temsil ediyor.
Şair, cami ile birlikte bir insanın vâsıl olduğu ruh coşkunluğunun en zirve noktasını yakalıyor bu mısralarda: Rûh-i itmi’nân! Huzura ermiş, mutmain olmuş bir ruh, bir kalp... Bu da ancak Müslüman bir şahsiyette görülebilecek bir özelliktir.
Fatih Camii şiiri, Mehmet Âkif’in İslâmî duyarlılığını en iyi yansıtan şiirlerinden birisidir. Bir sanatkâr; çağın, toplumun ve muhitin süzgecinden süzüle süzüle oluşur ve olgunlaşır. Âkif’i oluşturan ve olgunlaştıran âmillerin en başında da Babası Tâhir Efendi ile annesi Emine Şerife Hanım ve Fatih semti gelir. Ve tabii ki bir de bu semte kimlik ve kişilik kazandıran Fatih Camii. Fatih, maneviyatıyla temâyüz etmiş bir semt. Bağrında fethin simgesi olan camiyi barındırmakta. Âkif de bu bağırda beslenmiş ve büyümüştür. Tahir Efendi; bilgili, yürekli, heybetli, yaman bir baba. Emine Şerife Hanım; duygulu, ince, derin, mümin bir ana. Fatih Camii, büyük çınarlar, medrese; devletin yüreği bir semt. Ve olup bitenin bütün bütün sorumluluğunu omzunda duyan bir semt halkı… Sezai Karakoç, Âkif’i oluşturan sebepleri “Mehmet Âkif” isimli eserinde oldukça veciz bir ifadeyle şöyle anlatır:
“Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairliği getirecek; baba çizgisi, ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve vuruşmada daha çelikleşen bir savaş adamını, gözü pekliği, korkmazlığı, ürkmezliği, dönmezliği, umutsuzluğa sürekli olarak düşülmemeyi gerektirecektir. Doğuş yeri ise, ümüslü ve verimli bir topraktır ki, tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir ve yemişlendirir... Tam bir anne gibi büyütür, kucağında yetiştirir ve sonra göğe doğru salıverir. O daima toprağa bağlı ve toprağın ta derinliklerine işlemiş, yapraklı ve çiçekli, dallı ve budaklı gövdesiyle göğü tutmuş, Kur’an’da güzel sözün benzetildiği bir ağaç gibidir. Fatih semti, İstanbul’un içinde ikinci bir İstanbul’dur. Yüzde yüz Fatih şehridir. Fatih Camii, İslâm - Osmanlı kültürünün bu ölmez âbidesinin çevresinde halka halka Fatih medreseleri ve semti, en saf Müslüman heyecanının ördüğü bir toplumdur.” (s.10-13.)
Âkif’in medeniyet coğrafyasını hep camiler ve camili mekânlar oluşturur. Onun İstanbul’u camiyle başlayıp camiyle biter. Mithat Cemal Kutay’ın şu cümleleri de Âkif’i anlamak ve tanımak adına önemli tespitler içermektedir:
“Âkif’in İstanbul’u Haliç’in sırtındaki Sultan Selim Camii’nden başlar, Marmara’nın yanındaki Kadıasker Feyzullah Efendi Camii’nde biter. Köprüden Sarıgüzel’deki evine giderken Âkif beş caminin maneviyatında yürürdü: Yeni Camii’nin kutsiyetine dalarak Mercan yokuşunu çıkar, Beyazıt ve Süleymaniye Camiilerin iki kanadına bürünür. Şehzade Camii’nin nurundan uçar, Fatih Camii’nin şümulünde evine inerdi. Zaten Fatih Camii ve Âkif’in evi birbirinin müştemilatı idi; babası namazdan sonra ahbaplarıyla caminin maksûrelerinde görünürdü. Cami evin selamlık dairesiydi, ev de caminin harem tarafı.” (Mehmet Âkif, s.276)
Bu tespitler de gösteriyor ki Fatih’siz, camisiz ve özellikle de “Fatih Camii”siz bir Âkif düşünebilmek imkânsızdır. “Camideki Şair” diye isimlendirilen Âkif’in dünyasında camiler başlı başına bir medeniyettir ve bütün müştemilatıyla İslâm medeniyetinin temerküz etmiş hâlidir.
İsmail Ekrem
Kaynaklar
1. Ali Haydar Aksal, Âkif Duruşlu Âsım, İnsan Yayınları Orhan
2. Okay, Silik Fotoğraflar, Ötüken Neşriyat
3. Orhan Okay, Sanat ve Edebiyat Yazıları, Dergâh Yayınları
4. Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Âkif, L&M Yayınları
5. Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, İnkılâp Kitabevi
6. Sezai Karakoç, Mehmet Âkif, Diriliş Yayınları
7. Prof. Dr. Himmet Uç, Mehmet Âkif ve Hikâye Sanatı
8. Prof. Dr. İsmail L. Çakan, Âkifçe, Ensar Neşriyat