MESCİD-İ AKSA NEYİMİZ OLUR?
M. Beşir Eryarsoy · 16.07.2014 · 5 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026Her Müslüman gibi ben de Kudüs denildiği zaman; nereden başladığını ve nereye gittiğini tahmin bile edemediğim, tarif etmekte gerçekten zorlandığım çok değişik his âlemine intikal ediyorum.
Bunun pek çok sebebi vardır. Evvela Kudüs bizim için herhangi bir şehir değildir. Kudüs bizim için sadece Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in İsra’sının son durağı, Mirac’ının ilk hareket ve kalkış noktası olan bir yer de değildir.
Kudüs aynı zamanda semayı ve arzı ortak noktada buluşturan çok müstesna bir mekandır. Kudüs etrafındaki mübarek mekânlarıyla tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin ve bilhassa İbrahimî peygamberlerin ortak kutsal mekanı, mübarek kılınmış peygamberler menbaı müstesna bir diyardır.
Onun için Kudüs bizim imanımızla, akidemizle, Kur’an’ımızla iç içe girmiş, bizim için beden ve ruhun ayrılmazlığından daha ileri derecede, duruşumuzla, yaşayışımızla, nefes alışımızla iç içe olan müstesna bir davadır.
Kudüs ve Mescid-i Aksa davası kuru bir toprak davası değildir. Kudüs ve Mescid-i Aksa davası bir yerlere hakim olmak ve bir yerleri işgal etmek davası değildir. Kudüs ve Mescid-i Aksa davası bütün beşeriyetin inancının rahat ve huzurunun teminatıdır. Kudüs, bütün beşeriyetin ve insanlığın rahat ve huzurunun ancak Müslümanların hakimiyeti altında olduğu zaman teminat altına alınabileceği coğrafi bir mekandır.
Bu bakımdan Kudüs, esas itibarıyla yalnız Müslümanların değil hatta bütün beşeriyetin davasıdır. Bütün beşeriyetin ancak İslam’ın adaleti ile Kudüs’ün ve dolayısıyla bütün dünyanın huzur ve nizam bulacağının yegâne teminatıdır. Onun için biz Kudüs davasından vazgeçemeyiz.
Kudüs davası bizim için evladımız kadar, zevcemiz kadar, eşimiz kadar, mukaddesatımız kadar, nefesimiz kadar, ruhumuz kadar azizdir, kıymetlidir. Dinimiz, Kur’an’ımız, Sünnet-i Seniyye’miz kısacası bütün akidemiz ve varlığımız neyse Kudüs de Mescid-i Aksa da bizim için odur.
Esasen öyle bir kıymeti olmasaydı, dediğim manada beşeriyet için nizam noktası ve merkezi de olmazdı. Yahudiler dahi gerçekten Kudüs’ü ve Mescid-i Aksa’yı seviyorlarsa, Kudüs ve Mescid-i Aksa onlar için gerçekten bir değer ifade ediyorsa batıl davalarını bir kenara bırakıp Kudüs’ü kendi gönül rızalarıyla Müslümanlara teslim etmek zorundadırlar. Çünkü Kudüs’ün tarihinde çok önemli iki donem vardır. Birincisi İslam’ın hakimiyeti altına girdiği donem, ikincisi İslam hakimiyetinin haçlı tahakkümüyle sona erdiği ve yüzyıllık bir sure içerisinde Kudüs’te haçlıların hakimiyet kurduğu donem. Bu iki donemi Selahaddin Eyyubi (r.a.)’nin Kudüs’ü fethetmesinden ve haçlıların işgal etmesinden sonra meydana gelen yönetim farkını, rahat ve huzuru yahut emniyetin her turlu hürriyeti ve özgürlüğü kimin teminatı altında yaşadığı tarihen sabittir ve apaçık gerçektir.
Belki de hepinizin bildiği bir vakıayı nakledeceğim. Kudüs’ün fethedileceği günün öncesinde Selahaddin Eyyubi’nin bazı komutanları Selahaddin Eyyubi’ye şu soruyu soruyor: “Yarın nasip olursa Kudüs’ü fethedeceğiz. Yüz sene önce haçlılar buraya girdikleri zaman taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmamışlardı. İmkân bulup da kirletmedikleri tek bir namus ve tek bir mukaddesat kalmamıştı.



