Satranç ile ilgilenenlerin çok iyi bildikleri bir kural vardır. En iyi savunma stratejisi, rakibin saldırmasını zorlaştıracak bir biçimde taarruz etmektir. Kendini sürekli savunmak zorunda kalan oyuncunun, rakibinin zayıf noktalarını görmesi ve o noktalara doğru saldırıya geçmesi neredeyse imkânsızlaşır.
Bu durum, düşünce dünyasında da farklı değildir. Dünyevi bir yaşam tarzı benimseyen ve düşünce dünyasına hiçbir müdahale kabul etmeyen, her şeyi ve herkesi kendi gibi görmek isteyenlerin başvurdukları yöntem de aynıdır. Kendinden olmayanlara yaşam hakkı tanımamak. Bunu gerçekleştirebilmek adına, her yolu mubah gören bir tarz benimserler ve farklı düşüncelere durmadan saldırırlar. Tabii bu saldırıları da düşünce özgürlüğü kılıfı ile süslemeyi de ihmal etmezler ki özgürlük düşmanı görünmesinler.
Düşüncelerine, yaşam tarzlarına durmadan saldırı alanların, saldırıyı gerçekleştirenlere karşı kendilerini savunmaktan başka bir şey yapamadıkları ve onların yanlışlarını, eksiklerini göremedikleri görülür. Sürekli bir biçimde düşüncelerinin ve inançlarının doğruluğunu ispatlama çabası içinde olan bu insanların, kimi zaman da yanlış yaptıklarını düşünmeye başladıklarını görmek mümkün.
Aslında bu düşüncenin temelleri, genelde insanın tarih sahnesine çıktığı andan itibaren, özelde ise İslâmiyet'in doğduğu ve Hristiyanlık karşısında güçlü bir rakip olarak ortaya çıktığı andan itibaren vardır.
Hristiyanlık etrafında oluşmaya başlayan ve bu çerçevede şekillenen Batı medeniyetinin temelinde bu tahammülsüzlük vardır. Farklılıklara tahammül edememenin saldırı hâlini alan farklı bir oluşumdur aslında Batı'daki hâl. Aydınlarının, özgürlükçülerinin din adamları olduğu Batı'da, eli kalem tutan ve eserler meydana getiren rahipler, birer özgürlük havarisi gibi görünüp kendilerinden olmayan düşüncelere karşı şiddetli bir savaşın içine girmişlerdir. Beslendikleri kaynak dolayısıyla aynı olan fakat biçimsel farklılıkları bulunan Hristiyanlık ve İslâm arasındaki benzerlikleri, birbirilerini tamamlayan yönleri görmek hatta bu iki inancın aslında tek bir inanç olduğunu fark etmek yerine koyu bir bağnazlık içine girmişlerdir.
İtalyan edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan “İlahi Komedya”, Dante tarafından kaleme alınmıştır.
“Yazarının 1307'de yazmaya başladığı ve 1321'deki ölümünden kısa bir süre önce tamamladığı manzum eser, hâlen “Hristiyanlığın en büyük şiiri” sayılıyor. Eserin konusu, Dante'nin Papa VIII. Bonifazio tarafından “günahların bağışlanma yılı” ilan edilen 1300 yılının Paskalya Haftası boyunca bedenen yaptığını söylediği ahiret yolculuğudur. Otuz beş yaşındaki şair, Vergilius'un refakatinde önce tek tek cehennemin dokuz katına iner. Ardından “okyanusun ortasında yüksek bir dağ” olarak tasvir ettiği yedi katlı Araf'a çıkar. Son olarak da sevgilisi Beatrice ile buluştuğu cennete gider, oradan saf nurdan müteşekkil Rab katına ulaşarak Tanrı'nın cemalini görür.” 1
Özgürlük havarilerinin, kendilerinden olmayanlara karşı ilk taarruzları olmasa da bu eserde İslâm'a yönelik bir kin ve nefretin yansımalarını görmeniz mümkün. “Hakkında Miraç hadisesinden esinlendiğine dair çok sayıda makale ve kitap yazılan eserin özellikle Cehennem bölümü, şairin hem genel kültürünü hem de edebi yeteneğini konuşturmasıyla göze çarpar. Suçluların cezalandırılma sahneleri okuyucuyu dehşete düşürecek kadar canlı ve detaylıdır. Ne var ki Dante bu bölümde yer alan bir sahnede devrinin çarpık ve gerçeklerden kopuk İslâm tasavvurundan kurtulamamıştır. Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Hz. Ali (r.a.), “bölücülük” yapanların atıldığı cehennemin sekizinci katında yer alırlar. Dante'ye göre Hz. Peygamber aslında bir Hristiyan rahibidir ve dini kendi menfaatleri uğruna bölmekten çekinmeyerek sapkınlığa düşmüştür.
Vakıf Başkanımız Musa Özdemir Hoca, Kurban Bayramı dolayısıyla bir tebrik mesajı yayımladı. Özdemir, mesajında İslam âleminin bayramını kutlayarak, hac ibadetini yerine getirmek üzere Mekke ve Arafat’ta bulunan…
Bu bayram, fedakârlığın bir nişanesi olarak kurbanların kesildiği, toplumsal dayanışmanın elle tutulur hale geldiği, dünya Müslümanların birbirleriyle kaynaştığı atmosferin oluşmasıdır. Hz. İbrahim'in imtihanı, Hz.…
Hz. İbrahim aleyhisselamı konuşmak, yalnızca tarihte yaşamış büyük bir peygamberi anmak değildir. Bu konuşma, hakikatin izini sürmek, teslimiyetin ne olduğunu yeniden anlamak, tevhidin neyi zorunlu kıldığını kavramak ve…
Bazı insanlar hayattan çekilip gittiklerinde geride sadece bir isim değil, bir iklim bırakırlar. Onlarla geçirilen günler, yapılan sohbetler, paylaşılan hatıralar birdenbire daha kıymetli görünmeye başlar. Alparslan…
"Eski hâl muhal; ya yeni hâl veya izmihlâl..." - Said Nursi Mütefekkirimiz bununla neyi kastetmiş olursa olsun elan dünyamızın ahvaline uygun bir tesbit. Üzerinde idame-i hayat ettiğimiz yerküre, üzerimize tavan olan�
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan, okullarda öğrencilerin yine öğrencileri hedef aldığı saldırılar hepimizi derinden üzmüştür. Masum öğretmenlerimizin ve çocuklarımızın hayatını kaybetmesi ve yaralanması, sadece bir…
Bloglar
Dante'nin eserindeki bu sahnenin Gustave Doré, William Blake, Auguste Rodin gibi birçok ünlü Batılı sanatçı tarafından resmi yapılmıştır. Aykırı ressam Salvador Dali de bir tablosunda Dante'nin eserinden etkilenerek Hz. Muhammed (s.a.v.)'i cehennemde karnından tahtaya çivilenmiş, ıstırap çeker hâlde resmetmiştir.” 2
Eserlerinin hiçbirinde Dante Müslümanlar hakkında hakaret teşkil edecek ifadeler kullanmadığı hâlde İlahi Komedya'da Hz. Muhammed ile Hz. Ali'yi cehennemde göstermesi dikkat çeken bir husustur. Eserde üç Müslüman daha (Selahaddin i Eyyubi, İbn Sina, İbn Rüşd) yer alıyorsa da bunlar Araf'ın eşiğinde ve azap çekmeyenlerin arasındadır. Bu durum, Haçlı seferlerinin bütün şiddetiyle devam ettiği o devirdeki katı İslâm düşmanlığının etkisini düşündürdüğü gibi, onları cehennemin en dibinde değil bölücülük yapanların bulunduğu sekizinci katta göstermesi de Hz. Peygamber'in yeni bir din kurarak bölücülük yaptığı şeklinde Hristiyan dünyadaki yaygın kanaatle ilgili olmalıdır. 3
Bir diğer Hristiyan düşünür, aydın olarak karşımıza çıkan ve Avrupa'da derin etkiler bırakan Martin Luther'de de benzer yaklaşımı görürüz. Martin Luther de diğer Hristiyan aydınlar (!) gibi dünyanın ve düşüncenin merkezine Hristiyanlığı koyup diğer düşüncelerin hiçbirine yaşam hakkı tanımama yolunu seçer. Bunu yaparken de düşüncelere karşı saygılı ve özgürlükçü olduğu izlenimini bırakmak için de söz oyunlarına başvurur. Farklı düşüncelere karşı gerçekleştirdiği bu saldırıları da düşünce özgürlüğü kılıfı ile sunmaya çabasını elden bırakmaz. “Bir Hıristiyan olarak Luther, İslâm'da Hz. İsa'ya yüklenen anlamı kendi inançları açısından yeterli görmediği için Kur’ân ı Kerim'in vahiy temelli bir kitap olmadığını öne sürmüştür. Bundan dolayı da İslâm'ın gerçek bir din olmadığını söyleyerek Hz. Muhammed (s.a.v.)'i “yalancı” ilan etmiştir. Luther'in neredeyse tüm eserlerinde Türkler ve Müslümanlar hakkında ileri derecede aşağılayıcı bir dil kullanmasının temel nedeni, İslâm ile kendi Hristiyanlık anlayışı arasındaki bu teolojik ayrışma olmuştur.” 4
Kendilerini mükemmellik noktasında görüp kendilerinden farklı olanlara yaşam hakkı tanımayan, onları yok etmeye uğraşan, yok etmeyi başaramazsa en azından düşüncelerini küçümsemeye gayret edenlerin varlığı, sözde özgürlük mücadelesinin başladığı Rönesans'tan sonra farklı bir kimlik kazanmıştır. İnancı hem zihin dünyalarından hem de yaşamlarından çıkaran bu yeni aydın tipi, düşünce boyutunda hiçbir sınır tanımayan, ilahi kuralları birer bağ olarak gören bir tarz geliştirdiler.
Görünürde özgürlükçü, bütün farklılıklara karşı saygılı olan yeni, Batılı aydın tipinin, gerçekte hiç öyle olmadığı, çok az bir gayretle göze çarpar. Çünkü kendinden olmayan, kendi gibi düşünmeyenlere karşı müthiş bir saldırganlık ve tahammülsüzlük içerisindedirler.
“Aydınlanma çağının en önemli filozoflarından Voltaire de Fransız Bilimler Akademisi'ne girebilmek için “Le Fanatisme ou Muhamet le Prophet” isimli bir piyes yazmış, eserinde Hz. Muhammed (s.a.v.)'i oldukça küçük düşürücü bir şekilde sunmuştur. Voltaire, İslâm aleyhtarı olan bu oyunu Papa XIV. Benedict'e takdim ederek onun övgüsünü kazanmıştır. Bu eserde Hz. Muhammed (s.a.v.) bir sahtekâr, içgüdüsüne göre hareket eden bir çıkarcı rolünde sunularak ona hakaret edilmektedir. Dönemin Osmanlı idarecilerinin müdahalesi ile oyunun sahnelenmesi Fransa'da yasaklanmıştır. Voltaire'in İslâm ve Hz. Peygamber hakkındaki bu düşünceleri sonradan olumlu yönde değişmiş olsa da yazdığı oyun Batı zihninde çoktan yer etmiştir.” 5
Aydınlanma çağı zihniyeti ile yetişmiş ve aynı saldırgan tutumun görülebildiği bir diğer isim Fransız yazar Ernest Renan'dır. Dante, Luther, Voltaire gibi isimlerden birkaç nokta haricinde farklı düşünmeyen Renan da diğerleri gibi aynı yok edici iştiyakı sergiler.
“Doğu (Sâmî) Batı (Hint Avrupa) zıtlığı ve savaşını bir felsefe hâline getiren Renan'ın asıl sorunu İslâm dini, Müslümanlar ve Araplardır. Bu yarışta Avrupalıların XVI. yüzyıldan itibaren üstünlük elde ettiğini, artık galibiyetin devamlı onların elinde olacağını, parçalanmış İslâm'ın yıkılmakta olduğunu, Avrupa medeniyetinin yayılabilmesi için İslâm devletlerinin siyasî idarelerinin yıkılması gerektiğini her fırsatta tekrar etmiştir. Avrupa Rönesans'ına İslâm dünyasının yaptığı katkıları tamamen inkâr eden Renan, “l'Islamisme et la science” adlı konferansında fikir ve kültür yönünden Müslümanların geri kalışını dinlerine bağlar. Ona göre gerçek inanç sahibinin kafası âdeta demir bir çember içine alınmıştır; her türlü bilime kapalı ve yeni olabilecek her şeyi öğrenmekten âcizdir (Discours, s. 2 3).” 6
Bu aydınlanmacı ve sözüm ona özgürlükçü taarruz biçimi, sadece Avrupa ile sınırlı kalmamıştır. Askeri ve sanayi bakımından üstünlüğü eline geçiren Batı'ya karşı âdeta taparcasına bir hayranlığa sahip Doğulu aydınlarda (!) da görürüz benzer tahammülsüzlükleri ve taarruzları. Akıllarını, kalplerini tamamıyla Batı'ya çeviren, teslim eden bu yeni tip, Osmanlı'da aydın sınıfı olarak takdim edilmiş ve kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Orijinallerinin kötü birer kopyası olan bu zevatın da farklı düşünmesi ve davranması beklenemez. Nitekim öyle de olmuştur. Onlar da özgürlükçülük ve bilimsellik maskelerinin ardına gizlenerek her türlü taarruzu yapmış, bu taarruzu kendilerinin doğal birer hakkı olarak görmüştür. Geri kalmışlıklarının sebebini, yeni ve orijinal fikirler üretememe kabiliyetsizliklerinde değil de İslâm'da arama kolaycılığına ve basiretsizliğine kaçma yolunu tercih etmişlerdir. Bilimsel düşüncenin ve düşünceleri özgürce ifade etme ortamının ateşli birer savunucusu durumunda olan fakat gerçekte hiç de öyle olmayan, farklı düşüncelere yaşam hakkı tanımayan Osmanlı aydın (!) tipine Abdullah Cevdet, Tevfik Fikret ve daha nicesini göstermek mümkündür.
Fransız edebiyatını neredeyse kendi edebiyatından daha iyi bilen ve inceleyen, aynı şekilde Batı kül¬türünü ve ahlâkını de kendi kültüründen daha iyi tanıyan ve ona önem veren Tevfik Fikret, Haluk'un Amentüsü adlı şiirinde;
İnsan eti yenmez, bu teselliye içimden
bir an için ecdadımı nisyanla inandım
derken, İslâm ile yoğrulmuş, kendi kültürünü ve değer yargılarını oluşturmuş ve bunu asırlarca besleyip büyütmüş, bir kültür hâline getirmiş koskoca bir medeniyeti, sırf kendisi gibi düşünmüyor ve inanmıyor diye “yamyamlık” ile itham etmekte bir beis görmüyor ve bunu düşünce özgürlüğü adı altında yaptığını zannediyor.
Yine başka bir Osmanlı aydınının kaleminden damlayan taarruz eserleri, Abdullah Cevdet de “Kahriyat'tan” adlı şiirinde;
Nazarım arş ı sermediyetden
Ayetü'l infial indiriyor
Bana bir Cebreil i hayret per
Vahy i isyan meal indiriyor7
dizelerini, toplumun can damarı olan kutsallarını hafife alma, olduğundan farklı anlamlar ile zikrederek onları yok sayma maksadıyla kaleme alıyor.
Benzer zihin yapısına sahip zevatın Cumhuriyet tarihi boyunca varlıklarını sürdürdüklerini gözlemlemek de mümkün. Falih Rıfkı Atay, Behçet Kemal Çağlar, Şükûfe Nihal vb. daha nice mütefekkirin (!) bu ulvi melekeyi devam ettirdiklerini hayretler içerisinde şahit oluruz. Toplumun değer yargılarından uzak, onu yok kabul eden hatta yok etmek için mücadele veren bu yeni zihin yapısını ve onun bizlere dayattığı yaşam tarzını benimsemeyen Cumhuriyet aydınları, onların bu dayatmacı zihin yapısını reddettiği, ona karşı çetin bir mücadeleye girdikleri için Müslüman münevverlere karşı acımasız ve mesnetsiz taarruzlara başvururlar. Özellikle Mehmet Akif Ersoy üzerinden Müslümanlara ve İslâm'a yapılan taarruzların haddi hesabı ve insafı yoktur.
İsmail Hakkı Baltacıoğlu tarafından 1934 yılında “Ülkümüz demokrasi ve cumhuriyet için çalışmaktır.” sloganıyla çıkarılmaya başlanan “Yeni Adam” adlı derginin, İslâm ile özdeşleşmiş şairimiz, Mehmet Akif Ersoy ile ilgili bir anket düzenlediğini görürüz. Ankette sorulan sorulardan asıl amacın, Akif'in kıymetinin bilinmesi için bir çaba göstermekten ziyade tam tersi bir algı oluşturmak olduğu açıkça anlaşılır. İşte anketin soruları:
“Şimdiye kadar Mehmed Akif için birçok yazı yazıldı. Bunların çoğu onun hakkında daha çok hissi hükümlerin belirmesine vesile oldu. Maksadımız çok muhim saydığımız bu 7 noktanın aydınlanmasıdır. Anketimize verilen cevablardan dört tanesini basıyoruz.
1. Akif milliyyetci bir şair midir, Islâmcı bir şair midir?
2. Akif bir sınıf şairi midir, yoksa halk şairi midir?
3. Akif'in Türk inkılâbına hizmeti var mıdır?
4. Akif'in edebiyyata teknik bakımından hizmeti olmuş mudur?
5. Akif'in memleketten uzaklaşmasını nasıl izah edersiniz?
6. Eserlerinde sosyal bir tez var mıdır?
7. Akif'in insani olan tarafları var mıdır?” 8
Ülküsü demokrasi ve cumhuriyet için çalışmak olan bir derginin, yönelttiği sorularla okurlarını nasıl yönlendirdiğini görmemek mümkün değildir. Akif'in Cumhuriyet'in inkılaplarına karşı takındığı tutumdan rahatsız olan bu havarilerin, onu bu tutumundan dolayı cezalandırmak, halkın gözünde değerini düşürmek için uğraştıkları görülür.
Sorular kadar bu sorulara cevap veren diğerlerinin tutumları da pek öyle özgürlükçü olmamak¬tadır. Verilen her cevapta ayrı bir tahammülsüzlük hissedilir.
İşte derginin anketinde sorulan sorulara verilen cevaplardan bazıları:
“Peyami Safa sualleri şöyle cevaplar (kısaltıyoruz):
Akif Türk edebiyyatında teknik bakımdan Muallim Naci'yi tekâmül ettirmekten, yani mustahase aruz kalıbını tasfiyeye çalışmaktan başka rol oynamamıştır: Aruzun cenazesini yıkıyarak gömmüştür.
5. İctihad meselesi, fakat inkılaba küsenlere inkılab ta küser.
6. Akif'in tezi falan yok, perakende iştiyakları vardır. Yıkılan bir şarka ağlamış, ahlâk tereddisiyle mücadeleye çalışmış ve hüsran içinde gözlerini kapamıştır. Onun istediği dünya Rönesans'tan evvel yıkılmıştı.
Şükûfe Nihal:
“Türk Arabsız yaşamaz, kim ki yaşar der, delidir.”
Bugünkü siyasi zaruretler içinde ancak kendi varlığına dayanarak kurtuluş yolunu bulan Türk'ün büyük idealini sezemiyerek onu “deli” diye tezyif eden bir adam.
“Müslümanlıkta anasır mı olurmuş ne gezer?
Fikri kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber…”
diye bize on dört asır evvelki ihtiyacların yarattığı rejimlerden bahseden iskolastik bir kafa… böyle bir kafanın milliyyetcilikle zerre kadar ilgisi olamaz…
Akif, muayyen bir sınıfın şairi değildir. Ben onda bir halk şairi vasfını da pek göremiyorum. O, ümmetci bir adamdır, en karakteristik tarafı, koyu bir din adamı oluşudur.
Safahat'ı baştan başa karıştırınız, her fikirde, her mevzu'da hep Allah, hep Nebi, Turusinalar, secdeler, her ıztırapta, her arzuda: “ilahi” diye göklere açılan bir el… İnsani tarafı kuvvetli, bunu (Hasta) da (Kufe) de, (Seyfi Baba) da, filan görüyoruz.
Akif'in Türk inkılabına tek bir hizmeti yoktur. O, bil’akis, bizim kanımız bahasına yarattığımız inkılabın eserlerini beğenmiyerek bu toprakları bırakıp gitmiştir. Başından, yine bizim malımız olmadığı söylenen fesi çıkarıp yerine bir başka biçimde bir cuha parçası geçirmeyi bir din, bir ahlâk mes’elesi yaparak yurdunu, milletini bırakan, hurafelere takılmış bir adam.” 9
Bulundukları her ortamda, kaleme aldıkları her yazıda veya oluşturdukları her yapıtta, içi özgürlük ile dolu koca koca laflar eden bu özgürlük havarilerinin ne kadar insancıl olduklarını, yaşama ve farklılıklara karşı ne kadar saygılı olduklarını görür, düşünür ve bu düşünceye canı gönülden inanırsınız. Hatta onların bu koca yüreklilikleri (!) karşısında insanlığınızdan utanır hâle gelirsiniz. Herkesin ve her şeyin özgürlüğünü bu kadar düşünen ve önemseyen bu kutlu insanlara karşı derin bir mahcubiyet içerisinde bile hissedebilirsiniz kendinizi. İşte tam da bu noktada satrancın stratejik hamlesi karşısında çaresizlik içinde bulursunuz kendinizi: Taarruz başlamış ve sizler de kendinizi savunmaktan başka bir hâl düşünemez olursunuz. Onların söylediği her sözün birer doğruluk abidesi, karşı konulmaz bir hakikat olduğunu zanneder ve kendi hak tasavvurlarınızın batıl ile ne kadar dolu olduğunu fark edersiniz (!).
Oysaki bu durumun asıl sebebi, bizlerin yanlış düşünceleri veya inanışları asla değildir. Özgürlükten hiçbir zaman taviz vermediklerini, her türlü farklılığa karşı saygılı oldukları yalanını hiç sıkılmadan söylemekten ve her ortamda tekrarlamaktan vazgeçmeyen ikiyüzlü insanların, yine ikiyüzlü tutumlarıdır.
“Gevşemeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.” (Al i İmran, 139)
Hüseyin Taşkın Önel
1 http://www.gercekhayat.com.tr/aktuel/batidaki İslâm nefretinin tarihi kokenleri
2 a.g.e.
3 TDV, İslâm Ansiklopedisi, İlahi Komedya maddesi.
4 a.g.e.
5 a.g.e.
6 TDV İslâm Ansiklopedisi, Ernest Renan maddesi.
7 “Bakışlarım ebediyet semasından nefret ayeti indiriyor / Hayret, kanatlı bir Cebrail, bana isyan anlamında vahiy indiriyor.”
8 http://belgelerlegercektarih.com/tag/kadir misiroglu mehmet akif/
9 http://belgelerlegercektarih.com/tag/kadir misiroglu mehmet akif/