SAFAHAT’IN DİLİYLE ÂKİF
Medeniyet Yöneticisi · 28.12.2016 · 9 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026
Takvimler 1873 yılını gösterdiğinde İstanbul’un maneviyatı yüksek semtlerinden Fatih’te, bir milletin gür ve güçlü haykırışlarından olacak bir ses yükselir. Babası Mehmet Tahir Efendi ile annesi Emine Şerife Hanım’ın evliliklerinin ilk semeresi olarak dünyaya gelir Mehmet Akif.
Yalnızca içine doğduğu o sıcacık huzur ocağına mutluluk kaynağı olmakla kalmaz bu dünyaya geliş. Tüm umutlarını yitirmiş, çaresizlik içinde çırpınan ümmetin de mutluluk kaynağı olur. Asırlarca dünyaya adalet, huzur ve zenginlik dağıtmış; fakat bu muazzam gücü ve feraseti kaybetmenin eşiğine gelmiş milletin en kuvvetli sesi olacağını anlamışçasına ve var gücüyle haykırır. Sıradan bir haykırış değildir bu. Nerede bir haksızlık ve zulüm varsa ona karşı güçlü bir duruşun ilk işaretleri gibidir.
Bu güçlü haykırış, Fatih camii müderrislerinden (profesörlerinden) olan babasının rahle-i tedrisinde daha bir güçlenerek kıvamına gelir. Doğduğu andan beri bir haksızlık görmüşçesine yükselen bu haykırış, son nefesini verdiği ana kadar hiç dinmez. Elinin kaleme ulaştığı her an, haykırmaya fırsat bulduğu her mekân bu haykırışa şahit olur.
Dostu ümit deryasında ferahlatan, düşmanı korku içinde düşünceye sevk eden bu haykırış; hakikatleri söyleme gayesiyle bambaşka bir boyut ve lezzet kazanır. Gençliğinin daha ilk yıllarında yazdığı şiirler, hakikatlere tercüman olma sevdasının eşsiz birer işareti olur. Söyleyeceklerini eğip bükmeden aktarmayı dava edinir ve bu davaya tüm olumsuzluklara rağmen can u gönülden sarılır.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek
beytinde hakikatin o karşı konulmaz kuvvetine duyduğu inancı dile getirir. Akif’in hakikatler karşısında takındığı bu tutum ve inanç hiçbir zaman söylem düzeyinde kalmaz. Hayatının yegâne gayesi bu söyleme, ömrünün sonuna kadar sımsıkı sarılır. Doğru olduğuna inandığı ve söylenmesi gerektiğini düşündüğü ne kadar doğru varsa, hepsini de korkmadan, çekinmeden yazar ve söyler. Ne bir makam-mevkii sevdasına kapılır ne de bu makam mevkie sahip kimselerden gelebilecek kötülüklerden, zulümlerden korkar. Bu kadim düstura, kopması güç bir bağla bağlanır ve ona sımsıkı yapışır. Şahit olduğu her sıkıntıyı, aksaklığı; düşmanında da olsa güzelliği hakikat çerçevesiyle süsleyerek ailesine, dostlarına, okurlarına yansıtır.
Tıpkı gençlik yıllarında olduğu gibi, Osmanlı’nın son dönemlerinde bu tutumunu devam ettirir. Özellikle İkinci Meşrutiyet’ten sonra ve Cumhuriyetin ilk yıllarında yazdığı şiirlerle dönemin siyasi ve toplumsal yaşamına yön veren tüm olaylara farklı bir yorum getirir. Bu farklı yorumları, şiirlerindeki coşkulu ve eşsiz anlatımıyla birleşerek büyük kitleleri etkiler. Toplum üzerinde bu derece etkili olmayı başarmış şairin kıymetini anlamak ve ona hak ettiği değeri vermek, ne çağdaşlarının başarabildiği bir iş olmuştur ne de ondan sonra gelen kuşakların.
Dönemlerinin belirleyici özelliklerini ve toplumu derinden etkileyen olayları değişik açılardan ele alıp onlara farklı ve sağlıklı yorumlar getirmeyi başarabilen bütün büyük düşünürlerin makûs kaderi Mehmet Akif’in de peşini bırakmaz. Osmanlı devletinin son dönemlerinde içine düşülen siyasi, kültürel ve ekonomik buhranları doğru ve yerinde tespitlerle gözler önüne sermesine rağmen sesini pek duyuramaz.
Toplumun kanayan yaralarına yönelik tespitlerine, kıymeti çok sonraları anlaşılan çözümler üreten ve bunları şiirlerindeki kuvvetli söylemleriyle ifade eden Akif’in tam anlamıyla anlaşıldığını söylemek pek mümkün değil. Mehmet Akif’in o dönemde peşini bırakmayan kara bulutların dağıldığını bugün de söyleyemeyiz. Bu kara bulutların etkisinden kurtulup kazara Safahat’ı açmak ve okumak isteyenlere şair, Safahat’ın en başında;
Bana sor sevgili kaari’, sana ben söyliyeyim,
Ne hüviyette şu karşında duran eş’ârım;
Bir yığın söz ki, samimiyeti ancak hüneri;
Ne tasannu’ bilirim, çünkü ne san’atkârım
diyerek okuru bir tür hazırlık evresinden geçirir.
Okuru bu dizelerle hazırlarken, yine asıl amacının hakikatleri söylemekten başka bir şey olmadığını ve sanatkârane bir çaba içerisinde bulunmadığını belirtir. Bu konuyu ısrarla vurguluyor olması, şairin bu noktaya ne kadar önem verdiğinin en önemli göstergesidir. Ancak Safahat’ın uçsuz bucaksız ufuklarında gezinirken, Akif’in sanat endişesi taşımadan bu derece büyük ve kuvvetli bir sanatsal güce ulaşmış olması insanı hayranlıklar deryasında yüzdürür. Her ne kadar sanata dair böyle bir çabası olmasa da onun yetişmiş olduğu çevre ve devam ettiği sohbet ortamlarındaki büyük sanat adamlarının etkisi, onda o kadar içselleşmiştir ki o bile bu etkinin farkında değildir. Yoksa bu kadar güçlü bir sanatsal yapıya sahip bu eserleri başka türlü nasıl izah edebiliriz.
“Ne tasannu’ bilirim, çünkü ne san’atkârım” ifadesiyle bir sanatçı olmadığını iddia etse de toplum yaşamının hemen her döneminde gördüklerini müthiş bir üslupla anlatır. Türkçeyi, Divan şairlerinin bile uygulamakta zorlandığı aruz veznine çok rahat bir üslupla aktarır. İşte tüm bu özellikler, Mehmet Akif Ersoy’u çağının ve dahi Cumhuriyet döneminin en büyük sesi yapar.
Safahat Sadece Bir Şiir Kitabı Değildir
Dünya meşgalelerinden bunalıp şöyle bir nefes almak, rahatlamak maksadıyla şiir okumak isteyen ve bunun için de Safahat’ı eline alanların karşılaştıkları en büyük gerçek; Safahat’ın sadece bir şiir kitabı olmadığıdır. Şiir kitabı olmanın ötesinde bir hüviyete sahip olan eser, dönemin tüm sorunlarını tespit ve tahlil noktasında muazzam bir kaynaktır. Akif’in şiirleri arasında; aşk, tabiat, börtü böcek gibi konular etrafında örülmüş dünyevi şiirler bulacaklarını ümit edenler, nafile bir çaba içerisinde olurlar. Nitekim onun yazdığı şiirlerde bu türden konuların çok ötesinde sosyolojik, siyasi ve manevi konularda dillendirilmiş onlarca hatta yüzlerce beyit bulunur.
Heyhat, yolda böyle düşen uyku derdine
Hep yolcular gider de kalır kendi kendine
Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur
Bunlar hakkında bilmem bir bahanen var mı? Dur!
beyitlerinde; İslam ümmetinin içine düştüğü tembellik hastalığının, hiçbir fayda sağlamadığını, aksine çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşmanın, müreffeh bir toplum oluşturmanın ve ilerlemenin yegane yolunun çalışmak olduğunu;
Her devresi bir devr-i azâb olsa hayatın
Râzîsi değildir yine bir türlü memâtın
beytiyle insanda, tüm yakınmalara, sızlanmalara rağmen bitmek tükenmek bilmeyen bir dünya sevgisinin varlığını;
Ey mezâristan, ne âlemsin, ne yüksek fıtratın
Sende pinhân en güzel evlâdı insâniyetin
Senden istimdâd eder feryâdı ye’sin, haybetin
Bir yığın göz nûrusun, yahut muhammer tıynetin
Rûh-i pâkinden coşan gözyaşlarından milletin
mısralarıyla hayatın karmaşasından kurtulmayı ümit edişi gözler önüne serer ve bu anlamda Âkif’in şiirlerinden başka şeyler bekleyen okuyucuyu hayatın acı gerçekleriyle yüz yüze getirir. Zaten Safahat’ın daha başında, börtü böcekle işi olmadığını, her söylediğinin gerçek olması için uğraşacağını bizlere söylemez mi?
Yaptığı her işte, nefes aldığı her dakika arkadaşlarına, öğrencilerine, yurttaşlarına hakikati gösterme yolunda bir kılavuz olmayı hedefler.
Akif’in yaşadığı dönemlerde cereyan eden toplumsal, siyasal veya ekonomik olaylar hakkında farklı yorumlar görmek isteyenlerin, hiç tereddüt etmeden başvurabilecekleri ve ondan beslenebilecekleri bir kaynaktır Safahat. Biz de Akif’in o dönem fikir, sanat, ekonomi ve siyaset hayatına dair neler söylediğini yine o eşsiz kaynak olan Safahat’tan öğrenmeye çalıştık.
Sultan II.Abdülhamit’e Karşı Tavır
Akif’in eline kalemi alıp da yazmaya ilk başladığı dönemlerde tahtta bulunan Sultan II. Abdülhamit ve onun devrindeki yönetim anlayışına, yöneticilere karşı ciddi bir savaş açar. Akif’in açtığı bu savaş, sevenlerini hayretler içinde bırakır. Çünkü yüzyıllardır kan kaybeden bir imparatorluğun kan kaybını bir nebze de olsa (otuz üç yıl boyunca hiçbir toprak parçası kaybetmeden) önleyen Sultan II. Abdülhamit hakkında yazdıkları, okurları için tam bir hayal kırıklığı olur. Bu toprakların tarihi hakkında az çok fikir sahibi olan ve birazcık vicdanı bulunanların Sultan II. Abdülhamit hakkında bu denli ağır konuşulmasına bir anlam vermesi kolay iş değildir.
“İstibdâd” adlı şiirinde;
Yıkıldın, gittin ammâ ey mülevves devr-i istibdâd
Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yâd!
dizeleriyle Sultan Abdülhamit yönetiminin bu millet için çok kötü bir akıbet olduğunu, bu dönemin meydana getirdiği tahribatın, milletin aklından kolay kolay silinemeyeceğini açık ve sert bir biçimde dillendirir. Bu şiire bakınca Âkif’in o sakin, durgun halinden eser kalmadığı görülür. Neredeyse öfkeden ne söylediğinin farkında değildir diyebiliriz; fakat yaşamış olduğu sıkıntılar, o dönemde şahit olduğu jurnaller, arkadaşlarının başına gelenler, onu bu denli kızgın ve öfkeli bir hale getirir. Bu kadar acımasız eleştirilerde bulunurken yalnızca Sultan Abdülhamid’e değildir öfkesi;
Otuz milyon ahâli üç şakînin böyle mahkûmu
Olup çeksin hükûmet nâmına bir bâr-ı meş’ûmu
beytinde de dediği gibi; padişahın, halkın üzerinde kurulmuş olan bu ağır yönetimin tek sorumlusu olmadığı, devrin sadrazamlarının da bu vahim sonuçların ortaya çıkmasında önemli birer etken olduklarını yine aynı kızgınlık tonuyla haykırır. “Seyfi Baba” adlı manzumesinde yaşlı adamın perişan hali karşısında hiçbir şey yapamamanın verdiği ıstırapla söylediği,
O zaman koptu içimden şu tehassür ebedî:
Yâ hamiyyetsiz olaydım, yâ param olsa idi!
ifadesiyle, yalnız ve aciz durumda bulunan Seyfi Babaya karşı takındığı o müşfik ve merhametli tavırdan eser kalmamıştır, adeta yaralı bir aslan gibi canını yakanlara can havliyle saldırır bir eda içine girer.
O birkaç hayme halkından cihangirâne bir devlet
Çıkarmış, bir zaman dünyayı lerzan eylemiş millet
Zaman gelsin de görsün böyle dünyalar kadar zillet
Otuz üç yıl devam etsin, başından gitmesin nekbet
Bu bir ibrettir ammâ olmıyaydık böyle biz ibret
mısralarında şâirin neden bu kadar kızdığını ve can-hırâşâne bir üslupla devrin devlet adamlarına yöneldiğini bir nebze olsun anlayabiliyoruz.
Yüzyıllar süren parlak bir imparatorluk tarihinin ardından, koca Osmanlı devletinin ve milletin içine düştüğü bu elîm durum, şairin ciddi anlamda kızmasına sebep olur. Aslında bir nevi kendi kendimizi muhasebeye çekmek olan şikâyet dolu bu ifadeler, olayların sorumluluğunu üzerine yıkacak bir suçlu bulmak değil, içine düşülen duruma dikkat çekmek ve bu durumdan bir an önce kurtulmak için silkinmek gerektiğini hatırlatmak çabasıdır. Osmanlı’nın hem devlet hem de millet olarak yaşadıkları, Akif’i büyük sıkıntılar içinde bırakır ve adeta altından kalkamayacağını hissetmesine yol açarak bu yükün altında ezilmesine neden olur. Bu sıkıntısının, üzüntüsünün ne kadar büyük olduğunu göstermeye “Bülbül” şiirindeki şu beyitler yeter. …
Eşin var, aşiyanın var, baharın var ki beklerdin
Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin
…
Neden öyleyse matemlerle eyyâmın perîşandır?
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman huruşândır.
Hayır, matem senin hakkın değil… Matem benim hakkım
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım.
Teselliden nasîbim yok, hazan ağlar baharımda
Bugün bir hânümansız serseriyim öz diyârımda
Ne zillettir ki: nâkus inlesin beyninde Osmân’ın
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın.
Ondaki eşi benzeri bulunmayan vatan sevgisi ve bu sevginin beraberinde getirdiği sıkıntılar, üslubunun daha da sertleşmesine yol açar. Onu sonu gelmez bir öfkenin, hiddetin içine sürükler.
Mehmet Âkif’in öfkesinin bir an bile dinmediğini, aksine “İstibdad” şiirinin sonlarına doğru daha şiddetli bir hal aldığını görürüz. Abdülhamit döneminde vuku’ bulan hemen hemen her olaya bir şekilde çıkışan şair, bunu da;
"Hamiyyet gamz eden bir pâk alın her kimde gördünse
“Bu bir câni” dedin sürdün, ya mahkûm eyledin hapse
Müvekkel eyleyip casusu, her vicdana, her hisse
Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se"
mısralarıyla bir tokat gibi herkesin yüzüne vurmaktadır.
Tabii, Osmanlı’nın son dönemlerinde görülen çöküşün tek sorumlusu olarak Sultan Abdülhamit’i ve onun sadrazamlarını görmez. Onlarla birlikte devrin aydınlarını, din adamlarını, sanatçılarını ve bireylerini de bu suçun birer faili olarak görür ve onlara da aynı kızgınlık ve sert çıkışlarıyla karşı çıkar.
Mehmet Akif’in, Safahât’ında dile getirdiği hakikatleri böyle kısa bir yazıya sığdırmak kabil değildir. Büyük badireler atlatılan yarım asırlık bir dönemi çarpıcı biçimlerle gözler önüne seren şairi buraya sığdıramayız. Onu anlamak için sırf ona hasredilmiş bir çalışma takvimi belirlemek, bizleri onun hakkında daha sağlıklı fikirler edinmeye muvaffak edecektir.
Bizler için, tarihimiz için hepsi ayrı birer değer olan aydınlarımızın, daha iyi ve doğru anlaşıldığı günlerin gelmesi temennisiyle.
Taşkın Önel



