ŞEHADET
Medeniyet Yöneticisi · 03.02.2014 · 5 dk. okuma · Güncellendi 03.02.2014
Hayat, amaçlarıyla, amaçları doğrultusunda yaşanarak ve amaçlarına uygun bir şekilde son bulmasıyla anlamlıdır, onunla değerlidir. Amaçsız bir hayatın insana yakışan bir hayat olamayacağı apaçık bir gerçektir.
Esasen ancak anlam yüklü bir hayat yaşayabilenler, hayatlarına verdikleri anlam doğrultusunda kendilerini aşarak başkalarına faydalı olabilirler.
Bu noktada hayata verilen anlam ve değerin ne olduğu önem taşır. Hayatı doğru yaşayabilmek ve bu doğruya uygun bir şekilde nihayetlendirmek, bir yerde hayatın doğru anlamını tesbit etmeye bağlıdır. Böyle bir tespiti yapmayı ihmal etmek, hayatı doğru yaşama fırsatını kayb etmeyi de beraberinde getirecektir.
Yani anlamlı bir ölüm, anlamlı bir hayata, anlamlı bir hayat, doğru bir şekilde hayatın anlamını tesbit edebilmeye ve buna göre tercihte bulunmaya bağlıdır.
Bir Müslüman için hayat, İslâm’a uygun yaşandığı oranda değerli bir anlama sahip olur. İslâm’a uygun olarak anlaşılamayan ve yaşanamayan bir hayatın değeri de yoktur, kişinin kendisine de başkasına da yani çevresine ve insanlığa da olumlu bir katkısı, faydası da yoktur.
En anlamlı hayatı şüphesiz peygamberler yaşamışlardır. Çünkü insanlığa hayatın gerçek anlamını onlar öğretmişlerdir, insanlığı böyle bir hayattan onlar haberdar etmişlerdir.
Hayatı peygamberlerin öğrettiği anlamda algılamayıp yaşamayanlar Kur’ân-ı Kerim’in ifade ettiği gibi ancak “hayatın duyularla idrâk edilebilen bölümünü kısmen bilebilirler ve âhiretten tamamen gafildirler” (er-Rum, 30/ 7) Buna bağlı olarak “onlar ancak hayvan gibi olabilirler” (el-A’râf, 7/179; el-Furkan, 25/44); “âhiretten yana gaflet içerisinde olarak hayvan gibi yerler, içerler.” (Muhammed, 47/12)
O halde hayatı doğru anlamanın ve bu anlama uygun olarak yaşayabilmenin temel şartlarından birisi de “âhiret”i hayatın vazgeçilmez bir boyutu olarak algılamaktır, bu büyük gerçeğe gereği gibi iman etmektir.
Âhirete iman etmeyen herkes, dünya odaklı yaşamaya mahkûmdur. Halbuki dünyayı Kur’ân-ı Kerim’in olumsuzladığı şekliyle yani “duyularla idrâk edilebilen bölümünü kısmen” değil de yeteri kadar anlamak bile, kaçınılmaz olarak âhiret hayatının varlığına iman etmeyi gerektirecek boyutlardadır.
Âhirete iman, âhiret merkezli bir hayat algısını ve âhiret merkezli bir hayat mücadelesini, buna bağlı olarakda böyle bir yolda ölmeyi de beraberinde getirecektir. “Kişi yaşadığı gibi ölür” hükmü bu gerçeğin ifadesidir.
En anlamlı ölümün “şehadet” olduğu şüphesiz bir gerçektir.
“Şehadet” yani şahitlik, tanıklık etmek demektir. Hakimler, hükümlerini şahitlerin yaptığı tanıklığa göre verirler.
Şahitliklerin en kapsamlı muhtevasına sahip olan şehadetiyle de şehid, hem kendi hayat ve ölümün tanıklığını, hem de hayatlarına, yaşantı tarzlarına tanık olduğu çevresinde bulunan kimselerin nasıl yaşadıklarının şahitliğini yapar.
“Biz sizleri sair insanlara şahitlik etmeniz için böylece vasat (üstün ve adaletli) bir ümmet kıldık” (el-Bakara, 2/143) ayeti ve benzeri ayetler ile Kütüb-i Sitte’de yer alan “Sizler Allah’ın yeryüzündeki şahitlerisiniz” hadisi ve benzerleri işte bu yüce ve hayati gerçeğe işaret etmektedir.



