SİYASÎ TARİHİMİZDE DARBELER
Medeniyet Yöneticisi · 28.10.2016 · 11 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026
Osmanlı-Türk siyasî hayatında askerin siyasete müdahalesi çok sık karşılaşılmış bir durumdur. Osmanlı Devleti’nde yönetimin üç temel sacayağından biri olan ordu; esnaf, ulema gibi sınıfları yanına alarak siyasî alana müdahil olmuştur. Özellikle iktisadî ve idarî alanda başlayan bozulma orduyu da yozlaştırmış, yükselme döneminde düzenli ve merkezi ordunun sağladığı askerî başarılar;
duraklama ve gerileme döneminde çeşitli isyan girişimlerinin odak noktası olmuştur. Ordunun gücünü kırmaya yönelik çeşitli girişimler başarısızlığa uğramıştır. III. Selim’in Fransa’yı model alarak kurmayı denediği “Nizam-ı Cedit” ordusu kısa bir süre sonra başarısızlıkla sonuçlanmıştır. II. Mahmut halkı da yanına alarak Yeniçeri Ocağı’nı topa tutmuş, orduyu lağvetmiştir. Fakat beklenenin aksine bu “Hayırlı Vaka” ordunun siyasî ve toplumsal alan müdahalelerini ortadan kaldırmamıştır. Tanzimat Fermanı devlet idarecilerinin Batılılaşma iradesini gösterdiği bir belge olarak devletin yönelimini de ortaya koymuştur. Bunun için bütün idarî yapıda reformlar yapılmış, Batılı anlamda Harbiye, Tıbbiye, Mühendishane kurulmuştur. Daha önce Osmanlı toplumsal düzeninin savunucusu ve geleneksel sınıfların müttefiki olan ordu; bu kez yeni ve zinde toplumsal güçlerin müttefiki haline gelmiş, kendine yeni bir misyon yüklemiştir. Bu misyon toplumu Batılılaştırmaktır. Batılı tarzda eğitim veren Harbiye’de yetişen subaylar toplumu cansız bir kütle gibi görmüş, topluma oryantalist bir bakışla yaklaşmıştır. Comte’ün pozitivist felsefesinden etkilenen ve toplumsal olaylara materyalist bir biçimde yaklaşan Harbiye, Tıbbiye, Mühendishane gibi okullardan yetişen bu yeni sınıflar toplumu hızla ve topyekûn Batılı hale getirmeyi amaçlamıştır. Bunun için de sık sık siyasî hayata yönelik müdahalelerde bulunmuştur. Bunun ilk örneği bugün hâlâ içeriği kesin olarak bilinmeyen Kuleli Vakası’dır. 1859 yılında ordu içerisinde açığa çıkarılan bu girişim bastırılmıştır. 1876 yılında Harbiye Nazırı Hüseyin Avni Paşa, Şeyhülislâm Hayrullah Efendi, Mithat Paşa, Harbiye Okulu Nazırı Süleyman Paşa ve Sadrazam Rüştü Paşa’nın tertip ettiği darbe girişimi Sultan Abdülaziz’in önce tahttan indirilmesi ve sonra öldürülmesi ile sonuçlanmıştır. 1909 yılında 31 Mart Vakası sonrasında Selânik’ten yola çıkan ordu başkent İstanbul’u isyancılardan kurtarmış ve Sultan II. Abdülhamit’i tahttan indirmiştir. Sonrasında ise yönetimi ele geçirmiş, ülkeyi 1918 yılına kadar “demir sopa” siyaseti ile yönetmiştir. İttihat ve Terakki Partisi’nin siyasete müdahalesi ve siyasî hayatta kalıcı olması, devamı Cumhuriyet sonrasında da gelecek yeni müdahalelerin yolunu açmıştır.
Cumhuriyet yönetimi çevreden kopuk, askerî ve sivil bürokrasisinin egemen olduğu ve kırsal alanda feodal toplum yapısını sürdüren bir modele dayanmıştır. Mustafa Kemal’in ölümü ile Millî Şef haline gelen İsmet İnönü’nün politikaları halkta büyük infial uyandırmıştır. CHP’nin baskıcı, tektipçi ve millet değerlerine düşman politikaları Demokrat Parti’nin halkta büyük bir teveccüh görmesini sağlamıştır. 1960 yılında dünya konjonktürünün de etkisi ile ordu içerisinde özellikle alt rütbede subayların başını çektiği bir darbe gerçekleştirilmiştir. Bu darbe ordunun kendi hiyerarşik yapısı dışında planlanmıştır. “Albaylar cuntası” olarak bilinen bu darbe, CHP ve onun güdümünde olan bürokrat ve kentli yüksek sınıfın desteğini almıştır. Türkiye’nin sanayileşme ve kentleşmeye yeni başladığı bu dönemde askere karşı bir direnç gösterilememiştir. Sıddık Sami Onar başkanlığında hukukçu bir heyet darbeyi meşrulaştırmış, sonrasında düzmece bir yargılama ile Başbakan Adnan Menderes ve iki bakan Yassıada’da asılmıştır. Fakat askerî müdahaleler sona ermemiştir. 12 Mart 1971 yılında Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının imzalarıyla yayınlanan muhtıra siyasete yeni bir müdahale olmuş, dönemin başbakanı Süleyman Demirel istifa etmiştir. Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Millî Nizam Partisi (MNP) kapatılmıştır. 12 Eylül 1980 darbesi alışıldık darbelerin son halkasıdır. 1979’da İran’daki İslâm devrimi ve Sovyetlerin Afganistan’ı işgali Amerika’yı tedirgin etmiş, Türkiye’nin artan stratejik önemi ile Türkiye’de bir askerî müdahaleye onay çıkmıştır. Amaç Türkiye’nin Sovyet güdümüne girmesini engellemektir. Darbe tipik bir CIA darbesidir. Sonrasında binlerce insan tutuklanmış, yıllarca hapislerde işkence görmüş, bütün siyasî partiler ve muhalefet susturulmuştur. Başarılı bir 10 yıllık ANAP iktidarı sonrasında, Turgut Özal’ın ölümü bir döneminde sonu olmuştur. Refah Partisi’nin belediyelerde sağladığı başarılar, merkez partilerin kendi içinde yaşadığı kısır çekişmeler ve zayıf koalisyonlar Erbakan’ın partisinin halk nezdinde teveccüh kazanmasını sağlamıştır. Refah Partisi’nin DYP ile kurduğu koalisyon hükümeti kısa sürede büyük başarılara imza atmıştır. Bu durumdan rahatsız olan zinde güçler harekete geçmiş, ABD’den onay alınarak postmodern bir darbe girişimi, “demokrasiye balans ayarı” yapılmıştır. 28 Şubat 1997’de MGK’dan alınan kararlar başbakana dayatılmış, Erbakan bu kararları imzalamak zorunda kalmıştır. Erbakan hükümetinin istifası ile sonuçlanan bu muhtıra sonrasında toplumsal alana da müdahale edilmiş, imam hatip okulları fiilen kapatılmış, üniversitelerde başörtü yasaklanmış, “yeşil sermaye” adı altında muhafazakâr işadamlarına yönelik takibatlar başlamıştır. Ülkeyi derin bir ekonomik krize sürükleyen 28 Şubat, 1999 ve 2001’de iki ekonomik krizin de sebebi olmuştur.



