TARİH NİÇİN TEKERRÜR EDER?
Medeniyet Yöneticisi · 14.02.2022 · 5 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026İnsan akıllı bir varlıksa niçin tarihten ders almaz? Uzak değil yakın geçmişte yaşanan olaylara dahi niçin ibret nazarıyla bakmaz? Kur’ân-ı Kerim'de bu konuda pek çok uyarıcı ayetler yer alırken özellikle dünya Müslümanları bu uyarıları niçin kulak ardı eder; tarihten ders alma konusunda niçin vurdumduymaz davranır?
Bu sorulara, “insanın nisyan ile malul olması” cevabının verilmesi, bırakın geleceği, günü kurtarır mı? Elbette kurtarmaz. Tarihte yaşanan acı bir tecrübenin aylara, yıllara hatta asırlara yansıyan yıkıcı faturaları nasıl unutulur. Dün Balkanlar, bugün Afganistan ve daha niceleri hep bu nisyanın faturalarını ödüyor ve ödemeye de devam edeceğe benziyor.
Sünnetullahın gereği budur. Hayatın yasaları bu sonuçları doğuruyor. Nasıl ki fiziksel, kimyasal, biyolojik ve coğrafi yasalar varsa beşerî ve sosyal alanların da yasaları vardır. Tarihin de bir yasası var. Evrene ait yasaların değişmezliği ve sebep-sonuç ilişkisindeki katı niteliğine karşın sosyal yasalarda da bir esnekliğin söz konusu olduğu bilinmektedir. Evrenin yasalarındaki kesin ve katı sebep-sonuç ilişkisi, toplumsal yasalarda daha esnek ve uzun vadeli sonuçlar doğurmaktadır. Toplumsal yasalardaki sebep-sonuç ilişkisinin esnek niteliği -dünya imtihanının temel esprisi olduğundan- bir başka makalenin konusudur. Ancak tarih de toplumsal yasalar çerçevesinde mercek altına alınması gereken hayati öneme sahip bir alandır.
19'uncu yüzyıla kadar Balkanlarda, Arap Yarımadası'nda, Kuzey Afrika'da Osmanlı ahalisi ve özellikle Müslümanlar arasında birlik, beraberlik, yardımlaşma ve dayanışma hâkimken tüm ahali huzur ve barış içerisinde yaşıyordu. Ne zaman ki bu güzel erdemler sosyal hayattan uzaklaştı, kaybeden taraf hep Müslümanlar oldu. Yaklaşık beş asır Osmanlı hâkimiyetinde barış ve huzur içerisinde yaşayan Balkanlarda 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, hangi yerleşim birimi işgale uğramışsa o yörenin Müslüman ahalisi çok değil üç beş gün içerisinde hem biyolojik hem de kültürel soykırıma maruz kaldı, geride huzur ve barıştan eser kalmadı.
Yine Arap Yarımadası'nda Müslümanlar arasında baş gösteren kin, nefret, nifak ve tefrika gibi toplumu yok edici hissiyatlar, Osmanlı coğrafyasını talan etmek isteyen emperyalistlere bulunmaz fırsatlar tanıdı. Aynı dönemde Rusya'nın İran, Buhara ve diğer bazı Müslüman yerleşim birimlerini işgali hep “medeniyet götürme” kamuflajı altında gerçekleşti. “Medeniyet götürme” kamuflajının altında daima Müslümanların vesayete muhtaç olduğu düşüncesi yatmaktadır. Bu düşünceyi besleyen şey ise dünya Müslümanlarının kendi aralarında birliği, beraberliği, yardımlaşmayı ve dayanışmayı; en önemlisi sevgiyi tesis edememeleridir. Bugün İslâm coğrafyası bir uçtan diğer uca savrulmuşsa, Müslümanlar birbirlerine karşı güzel duygularla mukabele edemiyorlarsa, birbirlerini haset, kin, nefret ve tefrikayla yiyip bitiriyorlarsa ortaya çıkan durumun baş müsebbibi yine Müslümanların kendileridir.
Medeniyet ve insanlık kamuflajına bürünerek İslâm coğrafyalarını işgal eden Batılı devletlerin “Asayişi temin etmezsen ben edeceğim.” demesine fırsat verenlerin sorumluluğunu görmezden gelmek mümkün değildir. Aslında bu hitabın diğer bir ifadeyle “Seni ben yöneteceğim.” anlamına geldiği de açıktır. Müslümanların üzerlerine düşen görev ise işgale yol açan kargaşa ortamına sebebiyet vermemek, milletçe birlik ve beraberlik üzere hareket etmekten başka bir şey değildir. Böyle bir durumda dünyanın herhangi bir yerindeki Müslümanın takınacağı tavır ise derin bir şekilde üzülmek, herhangi bir Müslüman toprağının maruz kaldığı istila ve işgalin yalnız o ülkeye değil tüm İslâm âlemine karşı yapıldığı bilinciyle insani ve dinî bir sorumluluk üstlenmektir.



