Aydın, Osmanlıca “münevver” kelimesinin muadilidir. Batı dillerindeki karşılığı entelektüeldir. Entelektüel “intellect” teriminden türemiştir. Kelime beyin, zihin, akıl, idrak gibi anlamları ihtiva eder. Kelimenin kökeninde akıl ve zihinle iş görme yer alır. Entelektüel akıl ve mantık ile iş gören insandır.
Kavramın kendisinde bile metafiziği dışlayıp salt akılla iş görme, bilginin yanında hikmeti, ilmin yanında irfanı yok sayan tek yönlü bir bakış açısının yansıması vardır. Kavram, Aydınlanma sonrası yaygınlaşmıştır. Aydınlanma, Kant’ın kısa deyişiyle; “Aklını kullanma cesareti göstermektir.” Kişinin kendi eliyle düşmüş olduğu karanlıktan kurtulmaya çaba göstermektir. Aydın; doğanın sırlarını matematik, fizikle çözen seçkin bir sınıftır. Ele geçirdiği bilgiyi insan hayatını kolaylaştırmak ve doğaya hükmetmek için kitlelerin kullanımına sunar ve insanlardan ona hayranlık duymasını bekler. Çünkü bu sınıf modern dönemin pagan peygamberi gibidir. İnsan-evren-Tanrı bağlamında Tanrıyı dışlamıştır. Onun için elde edilemeyecek hiçbir bilgi, ele geçirilemeyecek hiçbir sır yoktur. Doğa bir laboratuvar, aydın bir gözlemci, bilgi ise örtünün altında saklanan bir çocuk gibidir. Bilgi, insana lütfedilmiş, -tenezzül edilen- bir hakikat değil, insanın kendi çabasıyla elde ettiği bir üründür. En azından modern aydın sınıfın temel iddiası budur.
Aydın, kimleri kapsar? Ayırt edici nitelikleri nelerdir? Aydın yukarıda da söz ettiğimiz gibi kafa ile iş gören bir sınıfı kapsar. Yani beyaz yakalıdır. Karşıtı beden gücüyle iş gören yani mavi yakalı insanlardır. Mühendis, doktor, mimar, öğretmen, avukat, yazar, sanatçı, akademisyen bu sınıfa girer. Elbette salt üniversite mezunu olmak aydın olmak için yeterli değildir. Bunun ötesinde aydının ikinci bir fonksiyonu toplumu etkileme, kendine ait bir ses ve söze sahip olma ve bunu topluma ulaştırabilme gücüdür. Aydının toplum üzerinde bir etkide bulunabilmesi için her şeyden önce ondan beslenmesi, onu anlamaya çalışması gerekir. Ona yüksek perdeden seslenip, ev ödevi vermek yerine toplumun inanç, düşünce, metafiziğini anlamaya kafa yorması şarttır. Aksi durumda kendine ve toplumuna yabancı bir aydın tipi ortaya çıkacaktır. Nitekim yaşadığımız toplumun temel sorunlarından biri de bu çerçevede ortaya çıkmış bir aydın sorunudur. Yaşadığı toplumla kronik biçimde uyuşmazlık sorunu yaşayan, halkı güdülmesi ve terbiye edilmesi gereken bir sürü gibi gören aydın tipi nasıl ortaya çıkmıştır? Bu sorunun yanıtı, modernleşme sürecinin kısaca değerlendirilmesiyle mümkün gözükmektedir. Bu topraklarda modernleşme ile hesaplaşmadan birçok sorunun izahı mümkün gözükmemektedir. Kopuşlar ve kırılmaların sonucunda yaşanan değerlere yabancılaşma; yabancılaşmanın neticesinde ortaya çıkan kimlik bunalımı modernleşme süreciyle ele alınmalıdır. Bu garip hal içerisinde en fazla yadırganması gereken durum ise aydın denilen kişilerin hesaplaşmak yerine, kendine olduğu gibi bakmaya cesaret edememesi ve derin bir kompleks duygusuyla ait olduğu toplumun öz değerlerini reddetmesidir.
Tanzimat sonrası Türk aydını kendi toplumuna Batı’nın gözlükleri ile bakmaya başlamıştır. Bu bir tür “yerli oryantalizm”dir. Kendi toplumuna bir yabancıya bakar gibi bakan Türk aydını için, toplum Batı’nın “evrensel” formlarının dışında kalmış, hızla değiştirilmesi gereken bir toplumsal mühendislik malzemesidir. Cemil Meriç’e göre; “Tanzimat’tan bu yana Türk aydının alınyazısı iki kelimede düğümleniyordu: aldanmak ve aldatmak.” Batı’yı tanımak üzere yola çıkan Türk aydını kendi toplumuna düşman olmuştu. Batı’daki senaryonun bir kurbanı olduğu kadar kendisi de yeni kurbanlar yaratmıştı.
Türk aydını, Batı’yı daima vitrindekilerle tanımaya çalışmıştı. Paris denildiğinde aklına sadece Şanzelize gelirdi. 19. yüzyılın büyük sömürü düzenini, fabrikaların dişlileri arasında kaybolup giden çocukları, maden ocaklarında ölen gençleri, Afrika’dan köle olarak getirilen milyonlarca kara deriliyi tanımamıştı Türk aydını. Batı’yı sadece bilim, teknoloji, refah, gösteriş olarak görmüştü. Bu çarkın gerisindeki sömürü düzenini görememiş veya görmek istememişti. Batı’yı tanıyabilecek doğru araçlara, objektif bir değerlendirme yapmasını sağlayacak sağduyuya sahip değildi. Batı’ya kendinden geçmiş bir âşık gibi yaklaştı. Onu “gülü ile dikeni ile” sevdi. Eleştirilere kulak tıkadı. Batı’yı aklıyla değil duygularıyla yargılamaya çalıştı. Batı’da “hep beldeler, kâşaneler” gören Türk aydını kendi toplumuna baktığında “viraneler”, “divaneler” gördü.
Demek ki Tanzimat sonrası aydınla halk arasında bir yabancılaşma baş göstermiş, toplumla aydın arasındaki uçurum artmıştı. Bürokratik aydın tipi olan bu yeni aydın sınıf, kamu nimetlerini kullanarak topluma yaklaşmıştı. Kimisi İngiliz, kimisi Alman, kimisi Fransız, kimisi Rus hayranıydı. Devleti ancak Rus Çarı Petro’nun yaptığı gibi büyük devrimlerin kurtarabileceğine inanıyorlardı. Şekilciydiler. Batı’yı anlayamadıkları için Batılı olmayı daima şekle bağladılar. Beklemeye tahammülleri yoktu. Asırlar içerisinde yaşanan dönüşümleri, toplumsal gelişmeyi birkaç yıla sığdırmak istiyorlardı. Hayalciydiler, realiteden uzaklardı. Thomas Hodgskin’e göre aydınlar; “Ellerinde ufacık bir vinç, arz yuvarlağının mihveri etrafında dönüşünü hızlandırmayı ve gelecek günü çabuklaştırmayı misyonlarının gereği sayan kişilerdir. Şurada bir velvele, burada bir haykırış, öbür tarafta sokağa ve ayak takımına tahrik dolu bir sesleniş. Peşinde oldukları tek şey, hayallerinin bir an önce gerçekleştiğini görmek.”ti.
Cumhuriyet sonrasında aydınla halk arasındaki uçurum kapanmak yerine daha da derinleşmiştir. Cumhuriyet sonrası bürokratik aydın sınıftan beklenen devrimi halka ulaştırmaktı. Büyük sermaye, aydınlar, sivil ve askeri bürokrasinin yerelde aşiret ağaları ile yaptığı ittifaklar Cumhuriyet sonrasının özeti gibiydi. Aydınlar halka güzellemeler sunuyordu. Devrim halk için yapılmıştı. Fakat aynı halkın Ulus’tan öteye, Kızılay’a geçmesi yasaktı. Çarıklı ayakları, yırtık ve yamalı elbiseleri ile devrimin “çağdaş” görüntüsünü bozuyordu. Avusturyalı mimarların elinde inşa edilen başkent Ankara, devrimin sembolüydü. Camisiz şehir olarak tasarlanan Ankara’da milli ve dini sembollere yer yoktu. İstanbul’un İmparatorluk geçmişi, tarihsel deneyimi, birikimine inat Ankara Batılı bir başkentti. Sürekli balolar, opera ve dans gösterileri düzenlenen Ankara’da olmayan halktı. Dönemin halkla aydın arasındaki ilişkiyi en iyi özetleyen Ahmet Kutsi Tecer’in şu mısralarıydı: “Orada bir köy var uzakta / O köy bizim köyümüzdür. / Gezmesek de tozmasak da / O köy bizim köyümüzdür.” Köy de, halk da sadece bir hülyaydı Türk aydını için. Hiç görmemiş, derdiyle dertlenmemiş, onunla birlikte aç kalmamış, inancına yönelik saldırılara karşı neden direnç gösterdiğini anlamamıştı. Halk onlar için nostaljik bir figürdü. Akademik tartışmalarda, rakı masalarında, balolarda devrimin ne kadar halkçı olduğundan söz ediyorlardı. Devlet partisinin adı bile Halk Fırkası’ydı. Fakat ortada ete kemiğe bürünmüş bir halk yoktu.
Elbette bu topraklarda yerli ve milli sesler, yerli aydınlar yok edilememişti. Kısık seslerle, fısıldayarak başlayan muhalif tutum zamanla güçlenmişti. Mehmet Akif, Filibeli Ahmet Hilmi, Ahmet Hamdi Akseki, Bediüzzaman Said-i Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan gibi isimlerin yaktıkları ateş, Cumhuriyet sonrası da Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Fethi Gemuhluoğlu, Nurettin Topçu gibi isimlerle yeni bir evreye geçti. Bugünün aydını Batı’yı daha iyi tanıyabilecek araç ve imkânlara sahiptir. Kendi evlatlarını Batı’ya kurban vermemek için Batı’ya ve onun temel düşünme biçimlerine, metafiziğine, yaşam biçimi ve evren tasavvuruna kökü binlerce yıllık İslâm mazisinde bulunan derin bir metafizikle karşı koymak zorundadır. Aydın artık Batılı bir ajan olmaktan çıkıp, özelde İslâm coğrafyası genelde ise bütün dünyanın daha insani, adil ve dengeli bir gelişme sürecine girmesi için katkı yapmalıdır. Kapitalist sömürüye alternatif bir emek piyasası, insanı sadece üretip tüketme ile tanımlayan “Homo Economicus” yerine dünyada halifelik makamıyla şeref kazanmış insan profiline uygun yeni bir insan tasarımına ulaşmalıdır. Kadını metaya dönüştürüp emek piyasasının ucuz işgücü ve sömürü düzeninin, reklamın aracı haline getirip kadın-erkek metafiziğine, hayatı daha iyi yaşamayı yegâne amaç olarak materyalist, pragmatist ahlâk felsefesine alternatif bir felsefeye ihtiyacımız vardır.
Ezcümle Tanzimat sonrası rayından çıkan, bağlamından sapan modernleşmenin meydana getirdiği sorunlara karşı topluma kılavuzluk edecek yerli ve milli aydınlara ihtiyacımız vardır. Onların seslerinin daha gür çıkması, yapılan yanlışlara karşı seslerini yükseltmeleri, halkın konuşan dili olmaları gerekir. Mimari deha ve estetikten yoksun, bir kültür ve medeniyet tasavvurundan kopuk şehir planlamasına karşı İslâm’ın insan ve şehre bakışını baz alan yaşanabilir şehirler inşa edilmesi, eğitimin en başta insanı ait olduğu köklere bağlayan, buradan gövdesi ve dalları yeryüzüne uzanan bir nesil inşasına başlaması, vicdanlı, adil, dürüst bir insan yetiştirmek için aydınların rehberliğine ihtiyacımız vardır. Aydınla halk arasındaki uzlaşı aynı zamanda sıradanlaşma, bayağılaşma, çirkinleşmeye karşı da en büyük panzehirdir. Bunun için de aydın bir Batı ajanı olmaktan çıkıp halkın ve hakkın sesi olmalıdır.
Ümmet Erkan