USÛL BİL, ÜSLÛP BİL, ÂDÂP BİL!
Medeniyet Yöneticisi · 17.08.2016 · 7 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026
Kelimeler manaya giydirilmiş elbiselerdir. Elbiseyi değerli kılan içindekiler, içindekileri değerli kılan da elbiselerdir. Her ikisini güzel ve anlamlı gösteren ise usûl ve üslûptur. Mana kelimenin dışına sızar. Çoğu zaman kelimenin seslerinde ve sesleminde görünür, dile gelir, canlı bir hüviyete bürünür. Güzel bir sözün seslemi usûlüne, üslûbuna uygun değilse mana asıl bağlamından uzaklaşıp başka başka manalara gelebilir.
Bu sebepledir ki kelimede, cümlede, herhangi bir düşünceyi ifade etmede usûl ve üslûp mühim bir önem arz eder.
Usûl ve üslûp, bir şeyi aslına uygun, doğru ve layık olduğu şekilde yerine getirmek demektir. Bu yönüyle kelimelerin hikmet kavramıyla da ilgisi vardır. Yanlış, kötü ve yersiz konuşan birisine münasebetsizlik yaptı, usûlsüz ve üsturupsuz konuştu, üslûbu kötüydü, hikmetsiz davrandı gibi tenkitler yöneltilir.
Usûl ve üslûp, yol ve yordamdır, hedefe götüren şaşmaz pusuladır. Yol yordam bilmeden, pusula olmadan yola çıkılmaz. Onları önemsemeden yola çıkanlar yolda kalır, yollarını şaşırıp amaçlarına ulaşamazlar. Bu temel yargı, bu sebep sonuç ilişkisi bize “Usûlsüzlük, vusûlsüzlüktür.” kelâm-ı kibarını hatırlatır.
Üslûp, sadece yazarın yazma ve konuşma tarzı olarak değerlendirilmemelidir. Evet, o bir üslûptur ama üslûbun bu manayı da aşan daha geniş anlamları vardır. Mesela üslûp aynı zamanda bir duruştur. Mesela üslûp hayatı yaşama ve algılama biçimidir. Dolayısıyla usûl ve üslûbun hem dinle hem hikmetle hem de hayatın kendisiyle doğrudan bir ilgisi vardır. Durum böyle olunca da bu kavramlara karşı daha hassas davranmak gerektiği mecburiyeti doğar.
Üslûplu insan, şahsiyetli insandır. Bunun tersi de doğrudur. Üslûpsuz insan… diye devam eden cümlenin sonunu getirmek biraz sakil kaçabilir, o takdirde iddiamızı şöyle hafifleterek söyleyelim: Üslûpsuz insan şahsiyetini kemâle erdirememiş insan demektir.
Üslûplu insanın meziyet ve şahsiyeti, kendine ait bir duruş ve tarzı vardır. Kimliği, düşüncesi, karakteri bellidir. Zamana, mekâna ve kişiye göre şahsiyeti değişmez. Durduğu yer de bellidir, duracağı yer de. Her gelen trene binmez, önüne çıkan her istasyonda durmaz. Değişken değildir, sabiteleri vardır. Esen rüzgârlara göre yön değiştiren rüzgârgüllerinden hiç hoşlanmaz. Nerde, nasıl ve ne zaman konuşacağını iyi bilir. Yanılır, dili sürçer ama bile isteye yanıltmaz, aldatmaz, kandırmaz. Kırılır belki ama asla kırmaz, kırmak istemez. Hata yapar ama hatasında ısrar etmez, affeder, af diler. Bu yüzden ondan sâdır olan hatalar şahsiyetine zarar vermez.
Üslûp her ne kadar edebiyat ilmiyle müsemma olsa da aslında müzik, resim, hat, mimarî gibi bütün sanat dallarıyla da doğrudan ilişkilidir. Onu sadece bir alana hasretmek doğru değildir. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse her ilmin bir usûlü her sanatın bir üslûbu vardır. Hatta usûl müstakil bir ilim olarak kabul edilir.
Üslûp da aynen böyle kabul edilebilir. Her sanatçının kendine özgü bir üslûbu olmalıdır. Üslûpsuz yazar, üslûpsuz sanatçı olmaz. Üslûbunu oluşturamamış sanatçı, kişiliğini oturtamamış demektir. Bunun içindir ki üslûp sanatçının ta kendisidir. Burada “Üslûb-i beyân ayniyle insandır.” sözünü hatırlamak yerinde olacaktır.



