M. Beşir Eryarsoy · 11.05.2018 · 28 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026
Bataklıkta Doğan ve Bataklığı Kurutan Ümmet
Merhum Mehmet Akif:
“On dört asır önce, yine bir böyle geceydi,
Kumdan ayın on dördü bir öksüz çıkıverdi”
mısralarıyla başlayan “Bir Gece” adlı şiirinde Allah tarafından son ümmeti, son ilahî vahiyle inşa etmekle görevli o yüce Resulün dünyaya geldiği dönemlerde beşeriyetin inancını ve bu inancın yansıması durumundaki sosyal ve ahlâkî durumunu tasvir etmektedir.
Beşeriyetin ve özellikle coğrafyamızın itikadî, ahlâkî ve sosyal yapısını, vaziyetini o zamanın şartları ile “modern dünya” arasındaki benzerliğe de temas etmeyi ihmal etmeden şu dizeleriyle ifade etmişti:
“Bir kere de, ma‘mure‑i dünya, o zamanlar
Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zeminin
Salgındı, bugün Şark'ı yıkan, tefrika derdi.”
Bundan sonra da o yüce Resulün rehberliğinde bu ümmetin beşeriyete armağan ettiği, ‑merhum Seyyid Kutub'un “yeni insanın miladı” diye adlandırdığı‑ “âlemlere rahmet Şer’‑i Mübini”nin ortaya çıkardığı ve gerçekleştirdiği o muhteşem “vasat ve örnek ümmet” in neleri gerçekleştirdiğine: “Dünya neye sahipse onun vergisidir hep Medyûn ona cemiyeti, medyûn ona ferdi Medyûndur o masuma bütün bir beşeriyet...” dizeleriyle kısaca temas ediyor ve sözlerini müminlerin davalarına getirerek şu mısralarla son veriyor: “Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret!”
***
İslam'dan Önce ve İslam'dan Sonra ya da İslam Neyi Değiştirdi?
Bu hâli en iyi anlatan Nebevî ifadelerden birisi şöyledir: İyâz b. Himâr el‑Mucaşii'den rivayete göre Resulullah (s.a.v.) bir gün hutbesini irad etmek üzere ayağa kalkıp şöyle buyurdu:
- Bugün Rabbim, bana öğrettiklerinden sizin bilmediğiniz şeyleri size öğretmeyi bana emretmiş bulunuyor: Ben hangi kuluma neyi verdimse o helâldir. Hepsini Hanifler olarak yarattığım hâlde şeytanlar onların üzerine geldi, onları dinlerinden alıp uzaklaştırdı, onlara helâl ettiklerimi haram kıldı. Hakkında hiçbir delil indirmemiş olduğum şeyleri bana ortak koşmalarını emrettiler.
Şüphesiz Allah yeryüzündekilere bir baktı da ‑Kitap ehlinden geriye kalmış bazı kimseler mustesna‑ Arap olanlarıyla olmayanlarıyla onlara gazap etti…” 1
Efendimize risalet görevi verilmeden önce ve verildiği sırada dünyanın akidevî, ahlâkî, içtimaî durumundan nispeten haberdar olan herkes, yüce Allah'ın “o dönemdeki beşeriyete niçin gazap etmiş olduğunu” kolaylıkla anlar.
Şirk, hayâsızlık, kız çocuklarının diri diri gömülmesi, cahiliye dönemi şairlerinden birisinin: “Bazen kardeşlerimiz Bekroğulları'na da hücum eder, baskın yaparız; kardeşlerimizden başka hücum ve talan edecek başka kimse bulamazsak” diye dile getirdiği şekilde hiçbir kayda ve hukuka bağlı olmayan cahilce bir taassubun sebep olduğu yağmalar, adam öldürmeler, kadının, çocuğun savaşamadıkları, talan yağma ve ganimet elde etmeye hiçbir katkıları olmadığı gerekçesiyle mirastan mahrum bırakılmaları, hatta insan muamelesi dahi görmemeleri… Ve bu kabilden daha neler neler…
I Toplumsal ve küresel kargaşa, kaos, savaş, sömürü, adaletsizlik, ekonomik ve sosyal dengesizlikler, baskılar, zulümler... Dünyamızı sarmış durumda. Bunların müsebbipleri ve mağdurları, bozguncu başı Trump ve onun…
Kişiler olarak her birimiz/özümüz, ailemiz, akrabalarımız, çevremiz, mensubu bulunduğumuz camiamız, içinde yaşadığımız şehrimiz, ülkemiz, bölgemiz, medeniyetimiz, dünyamız yeni bir durumla karşı karşıya. Buna yeni bir…
Gençler için -gençlik için- yeni nesil için ülkenin geleceği denilir. Gençliğimizin geleceği acaba aydınlık mı? Yoksa karanlık ve bîkarar mı? Yeni neslin temayülleri, meslek edinme biçimleri, idealleri/ideal yoksunluğu,…
Her kavramın kullanım alanı ve kullanım şekli vardır. TDK sözlüğüne göre kargaşa; Kışkırtma ve karışıklık yoluyla toplumda ortaya çıkan düzen bozukluğu, anarşi. Kalabalık, düzensizliğin yol açtığı karışıklık, kaos...…
Bir önceki sayıda, * 7 Ekim olayları münasebetiyle konu ile ilgili temel birtakım hususları kısaca ele almış ve meseleyi belli bir tarihî süreç içerisinde değerlendirerek önemli bazı noktalara değinmiştik. Yazımızın bu…
Fıtrat üzere yaşayanlara, insanlığını muhafaza edenlere ve tüm Müslümanlara çağrımdır! - Adaleti koruyunuz. Adalete zulüm bulaştırmayınız. Adil insanların adaletine sahip çıkınız. - Zalimlere meyletmeyiniz. Zulme karşı…
Yazılar
Efendimiz ise gerçekten “insanın yeniden doğuşu” diye özetlenebilecek vahiy patentli beşeriyeti kurtarmaya matuf, aşılması bir tarafa benzeri dahi getirilemeyecek “mucize bir proje” takdim ederek 2 insanlığa semadan gelen son çağrıyı tebliğ etti.
Tebliğ etmekle kalmadı, bu projeyi hayata geçirerek o korkunç ve her şeyi yutup imha eden bataklık içinden evvela birkaç kişiyi kurtardı ve sonunda dünya coğrafyasının hiç de azımsanmayacak bir bölümünü her geçen gün kemiyet ve keyfiyetleriyle yükselen muhteşem bir insan serveti ile kurutmaya muvaffak oldu.
Nereden nereye gelindiğinin en güzel bir şekilde dile getirildiği, o döneme ait edebî miraslardan birisi de Cafer b. Ebu Talib (r.a.)'ın diğer Müslüman kardeşleriyle birlikte Habeşistan'a hicretleri sırasında Kureyşlilerin Habeşistan'a hicret edenlerin kendilerine geri verilmesini istemeleri üzerine Necaşî ile aralarındaki konuşmanın bir bölümündeki ifadelerdir.
Necaşî, kendilerini geri götürmek isteği ile gelmiş Amr b. el‑As ile arkadaşının Kureyş adına dile getirdikleri iddiaları hakkında ne diyeceklerini Müslüman muhacir olarak ülkesine ve adaletine sığınmış olanlara sorunca, diğer kardeşleri adına Cafer b. Ebu Talib İslâm öncesi durumları ile İslâm sonrası değişen vakıalarını ana çizgileriyle şöylece açıklamıştı:
-Ey kral, dedi. Bizler cahiliye içinde olan insanlardık. Putlara tapardık, leş yerdik. Türlü hayâsızlıkları işlerdik. Akrabalık bağını koparırdık. Kötü komşuluk yapardık. Güçlümüz zayıfımızı yer, bitirirdi. Allah bize bizden, nesebini, doğruluğunu, güvenilirliğini ve iffetini bildiğimiz bir resul gönderinceye kadar bu hâl üzere idik. O bizi Allah'ı bir tanımaya, yalnız ona ibadet etmeye, bizim ve atalarımızın onun dışında tapmış olduğumuz taşları ve putları terk etmeye davet etti. Bizlere doğru konuşmayı, emaneti eksiksiz ödemeyi, akrabalık bağını gözetmeyi, güzel komşuluk yapmayı ve haramlardan, kan dökmelerden uzak durmayı emretti. Bizlere hayâsızlığı, yalan ve iftirayı, yetimin malını yemeyi, iffetli kadınlara iftira etmeyi yasakladı. Bizlere bir ve tek olarak Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnız ona ibadet etmemizi, bizlere namaz kılmamızı, zekât vermemizi, oruç tutmamızı emretti.
Vakıayı rivayet eden Ümmü Seleme (r. anhâ) validemiz:
- Böylelikle o, İslâm'ın bütün emirlerini ona saydı, diye eklemektedir.
Cafer (r.a.) devamla şunları söyledi:
- Sonunda biz de onu tasdik ettik, ona iman ettik. Allah'tan getirdikleri üzere ona uyduk. Bir ve tek olarak Allah'a ibadet ettik. Ona hiçbir şeyi ortak koşmadık. Bize neyi haram kıldıysa biz de onları haram bildik, neyi helâl kıldıysa biz de onları helâl bildik. Bu sefer kavmimiz bize saldırdı. Bize işkenceler yaptılar, bizi dinimizden çevirmeye uğraştılar. Böylelikle yüce Allah'a ibadetten tekrar putlara ibadete döndürmek, daha önce helâl bildiğimiz pis ve murdar şeyleri tekrar helâl bilelim diye zorladılar. Onlar bize galip gelip bize zulmettiler, bizleri baskı altında tutup bizimle dinimiz arasına engel oldular. Bunun için biz de senin ülkene çıkıp geldik, seni senden başkalarına tercih ettik. Senin himayende olmayı arzuladık. Senin nezdinde bize zulmedilmeyeceği ümidini taşıdık ey kral, diyerek sözlerini tamamladı. 3
Cafer (r.a.)'ın bu ifadeleri hem cahiliyenin karakteristik yapısını hem de mücadelenin amaç ve gayesini ortaya koymaktadır.
Efendimiz vefat ettiğinde ise yepyeni ve beşeriyete karşı “şahitlik yapma” vasfına sahip bir ümmetin inşası tamamlanmış bulunuyordu. Bir başka ifadeyle kâmil dinin, beşer hayatının ictimaî ve ferdî yönlerini kapsayan mükemmel bir “kâmil ümmet” modeli ortaya çıkmış oluyordu.
Hicretin on dördüncü yılında gerçekleşen Kadisiye Savaşı'nda, savaş öncesi yapılan görüşmelerde Fars başkomutanı Rüstem ile elçi olarak gelmiş bulunan Rıb‘î b. Âmir arasındaki görüşmede tarihin kaydettiği şu konuşma konumuz açısından son derece dikkat çekicidir. Rüstem sordu:
- Sizi buraya kadar getiren sebep nedir? Âmir cevap verdi:
- Allah, bizim şunun için buraya kadar gelmemizi sağladı:
• Dünyanın darlığından genişliğine çıkartalım,
• Diğer dinlerin zulmünden İslâm'ın adaletine kavuşturalım.
• Bunun için bizi dini ile yarattığı kullarına onları bu dine çağıralım diye gönderdi.
• Bunu bizden kabul edenin biz de o kabulünü kabul ederiz. Onu topraklarıyla baş başa bırakırız. Oraya biz ilişmeyiz, o imar eder.
• Kim de teklifimizi kabul etmezse Allah'ın bize vaat ettiğine kavuşuncaya kadar, sonuna kadar, onunla savaşırız.
Rüstem sordu:
- Allah'ın vadi nedir?
Rib‘î'nin cevabı:
- Teklifimizi kabul etmeyenlerle savaşırken ölene cennet, kalana da zafer.4
Son derece dikkat çekici bir konuşmadır bu. Rib‘î b. Âmir'in vurguladığı hususlar son derece önemli. O İslâm nimetinin kazandıracaklarını söyledikten sonra özellikle bu ümmetin gerçek misyonu olan daveti, bu davetin ve onun için savaşmanın asla sömürmek ve başkalarının zenginliklerine el koymak maksadına matuf olmadığını, insanların zahiri kabulleri ile yetinileceğini, aksi takdirde bu davetin başkalarına ulaşmasına engel olunması hâlinde sonuna kadar savaşılacağını söylüyor.
Çünkü bu ümmetin bir misyonu, bir görevi, bir sorumluluğu var. Bu ümmet sorumluluklarını yerine getirmek yolunda ilerlerken karşısına çıkan engelleri ortadan kaldırmakla yükümlüdür. Çünkü bu ümmet kendi dinine yalnız başına muhtaç değildir. Bütün beşeriyetin onun elindeki dünya ve ahiret saadetini ihtiva eden adil dine ve bu dinin ortaya çıkaracağı beşeriyetin yüz akı “İslâm medeniyeti”ne ihtiyacı vardı.
Bu ihtiyaç aynı şiddetiyle hâlâ kendisini hissettirmektedir.
Yeni Bir Ümmet, Bir İhtiyaçtı
Beşeriyetin durumu bu iken elbette yeni, kurtarıcı, diriltici, yenileyici bir ümmete ihtiyaç vardı. Çünkü beşeriyetin o hâli yukarıda zikrettiğimiz hadiste de dile getirildiği gibi Allah'ın razı olmadığı bir hâldi. Bu hâl “ahsen‑i takvim” üzere yaratılmış, “eşref‑i mahlûkat” payesi verilmiş, görünür görünmez kâinatın büyük bir bölümü Allah'ın emriyle kendisine müsahhar kılınmış ve en önemlisi Allah'ın emir ve hükümleri gereğince yaşamak, bunların gerektiği gibi hayata geçirilerek yaşanması demek olan “halifelik” makamına getirilmiş insana, insanlığa yakışmıyordu.
Bu hâl ve vakıa; onun varoluş gayesiyle, fıtratıyla bağdaşmadığı gibi, onun aslî görevleri ve kâinat düzeni arasındaki uyumu ile de bağdaşmıyordu.
Kısacası beşeriyet tükenmişti, kendisini tüketmişti. Çünkü kendisini ayakta tutan ve varlığını fıtratı ile örtüşen bir şekilde devam ettirmeye yarayan kimliğinin aslî bütün unsurlarını ve değerlerini, eskitmiş, pörsütmüş, yıpratmış hatta yok etmişti. Kısaca vahşilik ve yırtıcılıkta “sırtlanları” geride bırakmış, en büyük kanser, en acımasız canavarlık onun bütün benliğine, hâl ve hareketlerine, Rabbi ile kâinat ile hemcinsleriyle ilişkilerine rengini vermiş, ona büsbütün egemen olmuştu.
Bu hâliyle beşeriyetin mutluluk, rahat, sükûn, huzur bulması şöyle dursun; varlığını devam ettirmesine de imkân yoktu.
İşte bütün bu gerekçeler ve sayamadığımız daha niceleri “yeni insan”ın doğuşunu “yeni hayırlı ve vasat ümmet”in ortaya çıkmasını kaçınılmaz kılıyordu.
Bu Ümmetin Kısaca Serüveni
Ve… Allah'ın emri ve dilediği şartlar çerçevesinde bu ümmet tarih sahnesine çıktı.
Bidayette bu ümmetin doğuşunun farkına varılmadı belki. Fakat doğuşunu müteakip kısa bir süre sonra ümmetin çekirdeği durumundaki ilk Müslümanlar “imtihan fırını” nda 5 “bütün insanlığın iyiliği için ortaya çıkartılmış en hayırlı ümmet”in 6 müstesna filizleri olarak her türlü engellemeye rağmen güçlenerek boy attı, büyüdü, serpildi. Buna karşılık her geçen gün varlıklarını kendileri için tehlikeli gören “canavar düzen”in kodamanları, onların ve dolayısıyla davalarının sonunu getirmek için her türlü yolu denedi, bu uğurda bütün imkânlarını seferber etti. Ama Allah'ın muradı başka idi 7 …
Bu ümmeti beşer ve resul sıfatlarıyla inşa etmekle Muhammed (s.a.v.) görevlendirilmiş idi. O, vahyin yönlendirmesi gereğince bu ümmeti bina ve inşa etmek için geceli gündüzlü çalıştı ve görevini Rabbini razı edecek şekilde tamamladı. Görevini tam olarak ifa ettiğine dair hayatının sonlarına doğru eda ettiği Veda Haccı'nda ashabını şahit tuttu.
Sorumlu bir lider ve önder olarak ümmetini fiiliyle, sözlü irşadıyla yönlendirerek ağır görevini ifa etmek için yoğun bir çaba harcadı. Olup bitenleri bazen olumlayan bazen eksikleri tamamlayıp yanlışları düzelten müdahaleleri ile de her şeyi olması gereken hâle sokuyor ya da doğru ve mükemmel olanı gösteriyordu. O, bütün bunları aynı zamanda örnek oluşunun bir gereği olarak yapıyordu. 8
Yüce Allah da bu fani hayata veda etmesine yakın zamanlarda bu dinin, dolayısıyla bu ümmetin inşasının tamamlanmış ve kemale erdirilmiş olduğunu bildiriyordu. 9
Dinin kemale erdirilip tamamlanmış olması; nazariyatını yani ümmetin inşa edilmesinin esas ve ayrıntılarını, projelerini ihtiva eden Vahyin (Kur’ân ve sahih Sünnet'in) de tamamlanmış olması ve aynı zamanda bu projenin her zaman örnek alınacak yaşanmış tatbikatı anlamına gelen “insanların hayrına çıkartılmış o hayırlı ümmet” in inşasının tamamlanması anlamına geliyordu.
Dolayısıyla bundan sonraki çağlarda ümmetin devamını teşkil edecek bütün halkalar, istikamet ve inhiraflarını bu kâmil proje ve modele bakıp tespit edecek, kendilerini kontrol edecek, eksiklerini ona göre tamamlayacak, yanlışlarını ona göre düzelteceklerdi.
Neden Bu Ümmet?
Bu özellik, aynı zamanda kendilerine kitap indirilmiş fakat örnek uygulamaları tahrif, tebdil ve tağyire uğradığı için doğru yoldan şaşmış, bu nedenle ilâhî gazaba uğramış diğer millet ve ümmetlerden10 en önemli fark ve avantajdır. Bu ümmetin dininin yani beşeriyete sunmakla yükümlü olduğu ilahî mesajının ve kendilerinin “insanlar için en hayırlı bir ümmet” hâline gelmelerini sağlayan en temel özelliği nelerdi?
Cafer b. Ebu Talib (r.a.) ile Rib‘î b. Âmir bunu olağanüstü mükemmel bir şekilde çok özlü ifadelerle dile getirmiş bulunuyorlar. Benzeri birçok anlatımları aktarmak ya da hatırlatmak mümkün olmakla birlikte bu iki örnekle yetinmiş olalım.
Bu dinin muhtevasının ya da mesajının ana hatlarını şöylece özetlemeye çalışalım:
• İnanç, düşünce ve şuur sahasında bütün arı, duru ve anlaşılırlığı ile Tevhid'i esas almıştır. Bu dinde Tevhid'in temel boyutları, yalnızca yaratıcının birliğine inanmak değildir. Aynı zamanda mabut da birdir, şeriat koyucu da birdir. O eşsiz, ortaksız, ilmi her şeyi kuşatmış, kudreti ve hikmeti sonsuz ve kendisini vasfettiği bütün kemal sıfatlara sahip yüce Allah'tır.
• O'nun şeriatı; hiçbir kimsenin müdahil olamadığı ve değiştirmeye kimsenin güç yetiremeyeceği; kâinata egemen, değişmez kevnî kanunları; toplumsal hayata egemen olan “içtimaî sünnetler”i ve ümmetin hayata geçirmekle yükümlü olduğu, doğruluğuna harfiyen inandığı, hakkaniyet ve adaletine güvendiği, dünya ve ahret saadetini gerçekleştirecek olan biricik hayat nizamı “İlâhî Şeriat”ı kapsar.
• Ayrıca bu boyutlarıyla şeriatı anlamak, idrak etmek ve onun gereklerini yerine getirmek de, şeriatın beşeriyetin kıyamete kadar bütün meselelerini çözebilecek bir hüviyette olduğuna kalpten sarsılmaz bir yakîn ile inanmak da şeriata imanın bir gereğidir.
• Bu hayat nizamı; ümmetin fert fert sahip olmakla yükümlü olduğu kâmil bir imanın bütün hakikatlerini, ibadetini, ahlâkını, sosyal, siyasî, ekonomik her türlü ilişki ve hukukun temel esaslarını ihtiva eder. Hikmet gereği hükmü bulunmayan, zamanla ortaya çıkması mümkün ilişki ve meseleler, Kitap ve Sünnet'te var olan ana esaslar ışığında yetkililer tarafından ele alınıp çözüme kavuşturulur.
• Müminin bu şeriata karşı sorumluluğu ise bütün gayretiyle gücünün son noktasına kadar kendisinin ve sorumlu olduğu kimselerin (aile ve yönetilenler dâhil) gereklerini yerine getirmesi için çalışmak ve hayatı onun boyasıyla boyamak için uğraşmaktır, diye özetlenebilir.
Bu özeti daha da genişletmek ve ayrıntılandırmak mümkün olmakla birlikte bu kadarı şimdilik yeterlidir.
İşte bu ümmetin, ilkine işaret ettiğimiz o en “hayırlı nesilleri” 11 ile onların izini takip eden “sonradan gelenler”; Resulullah'ın kâmil dinini hayata geçirerek ete kemiğe büründürmeyi hedef edinen mükemmel örnek nesildir. Bunlardan, gerçek İslâm âlimleri, ilgili ayetten ilham alarak “ashab ve onlara güzel bir şekilde uyanlar” 12 diye söz ederler.
Kâmil dinin en mükemmel uygulaması Resulullah'tan sonra hiç şüphesiz Raşid Halifeler eliyle gerçekleşmiştir. Ondan sonra sapma ise, hayatı İslâm'a bürümenin tepe noktası olan “Halifelik makamı”nda baş göstermiştir.
Ümmet Tarihinde Düşüş Çizgileri
Muaviye (r.a.)'ın kendisinden sonra halifelik makamı için Yezid'i veliaht tayin edip onun için kendisi hayatta iken zorla beyat alma yoluna gitmesi, İslâm ümmetinin üzerini örten şemsiye ya da tavan mesabesindeki en yüksek idarî ve siyasî makamda bir gedik açmak demekti. Bu idarî ve siyasî makamın, “İslâm şeriatının toplumsal, siyasal, ahlâkî, ferdî ve hatta devletlerarası ilişkilerde bütün ayrıntılarıyla uygulanmasının sorumluluğunu” taşımak olduğunu unutmayalım.
İşte açılan bu delik, İslâm şeriatına yabancı bir yama ile kapatılmak istendi, denendi.
Bu yama tutmadı… Delik gittikçe genişledi, delik genişledikçe yama gerildi ya da şemsiyenin tabiatına aykırı ve farklı başka yamalar eklendi…
Bu arada toplumun kendisi istikametini büyük ölçüde koruyor, ilmî faaliyetler her alanda harıl harıl devam ediyordu. Her alandaki ilmî fütuhat, İslâm coğrafyasının zamanla Hint Okyanusu'ndan Atlas Okyanusu'na kadar yayılan geniş coğrafyasındaki cihadî fütuhattan da ümran ve medeniyet hareketinden de geri kalmıyordu.
Kısacası ümmet, âlimleri aracılığı ile kevnî şeriatı da, içtimaî sünnetullahı da, itikadî ve amelî şeriatı da bütün imkân ve kabiliyetleriyle kurcalıyor; öğrenmeye, öğretmeye ve gereklerini yerine getirmeye muazzam bir çaba ve gayret sarf ediyordu…
Önceleri çeşitli alanlarda işlenen küçük hatalar ya da ihmaller, yamanmaya çalışılan şemsiye deliklerinin ümmet hayatına olumsuz tesirleriyle birlikte gittikçe ilerledi, büyüdü, arttı ve nihayetinde bu ümmetin varlığının iç ve dış daha birçok etkenin bir araya gelmesi ile birlikte darmadağın olmasıyla sonuçlandı… Hilâfetin lağvedilmesi ile de ümmet, ipi koparılarak başta imamesi olmak üzere dağılan tespih taneleri gibi oldu.
Sözün burasında yüce Resul'ün şu hadisi çok anlamlı görünüyor:
“İslâm'ın kulpları birer birer koparılacaktır. Her bir kulp söküldükçe insanlar hemen ondan sonraki ile uğraşacaklardır. İlk sökülecek kulp, hüküm (yönetim ve mahkeme hükmü diye açıklanmıştır), sonuncuları ise namaz olacaktır.” 13
Şemsiyedeki ilk delik ile ilk kulp sökülmüş oldu mu olmadı mı? Yoksa bu kulpun tam anlamıyla sökülmesi Halifeliğin kaldırılması ile mi tahakkuk etti? Şu andaki hâline bakarak acaba namaz kulpu sökülmüş sayılır mı sayılmaz mı? Buna benzer meseleler üzerinde durmanın ve bu hususları burada kurcalamanın anlamı yoktur.
Bu Ümmetin Yeniden Doğuşuna İhtiyaç Var
Ancak hadisin ışığında ‑ve tarihi doğru okuyup yorumlamak için gerekli diğer argümanları da bir araya getirmek suretiyle‑ tarihi doğru okumaya çalışacak olursak bu ümmetin yeniden doğup tarih sahnesine çıkmasının bir zorunluluk ve bir mükellefiyet olduğunu idrak etmek durumundayız.
Aşağıdaki hususların da bu çerçevede varılabilecek temel sonuçlar arasında yer alabileceğini düşünmekteyiz:
• Ümmetin kendisine biçilmiş bulunan misyonun gereklerini yerine getirmekten çok uzaklarda olduğunda şüphe yoktur.
• Ümmet, bulunduğu nokta ile aradaki mesafeyi kapatmak için çok ter dökmek ve emek harcamak zorundadır.
• Ümmet, içeriden ve dışarıdan o kadar ağır olumsuz şartlarla kuşatılmış bulunuyor ki bunların ağırlığını gereği gibi idrak etmeden bir varlık gösterme aşamasına gelemez.
• Ümmet, önce Allah'a, sahip olduğu akide ve şeriatın evvelâ kendisi sonra beşeriyet için biricik kurtarıcı olduğuna tam anlamıyla iman edecek, ondan sonra da hem kendisine hem de beşeriyete karşı sorumluluğunun bilinciyle tarih sahnesine yeniden çıkmaya hazırlanmak zorundadır.
• Tarihin sahnesine yeniden çıkması sıradan bir çıkış olmayıp tıpkı on dört asır önceki ilk çıkışı gibi tarihin mecrasını akması gereken yatağına yeniden irca edip İslâm'ın her zaman yeni olan nizamıyla “yeni insan”ı tekrar beşeriyetin istikametini tayin edebilecek biricik güç ve otorite hâline gelmesi için azamî gayret göstermek zorundadır.
• Bütün olumsuzluklar onu ümitsizliğe değil, aksine doğru istikametteki çalışmalarının ilahî lütufla katlanarak bereketleneceğine iman ile an be‑an ümidini ve gayretlerini hep tazeleyecektir.
• Ümmetin hâli hiçbir zaman Yusuf'unu uzun yıllardan beri kaybetmiş ve ondan hiçbir haber alamamış Yakub'un hâlinden daha ümit kırıcı değildir. Aradan yıllar ve yıllar sonra Mısır'a giden oğullarına: “Oğullarım gidin, Yusuf'u ve kardeşini arayın, araştırın; Allah'ın rahmetinden de ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez.” demişti. 14 O hâlde ümitsizlik bu ümmetin geleceğinin yeniden inşa edilmesinde pay sahibi olmak isteyen gerçek dava adamlarının semtine asla uğramamalıdır.
• Ümmetin yeniden tarih sahnesine çıkmasının ne anlama geldiğini ve ne denli gerekli olduğunu ne kadar çok idrak edersek, onu çepeçevre kuşatmış bulunan ve bu ümmetin yeniden dirilişine tavizsiz bir şekilde karşı duran güçlerin de güçlü ve ileri olduklarını fark edersek, alınması gereken mesafenin, dökülmesi gereken terin, uykusuz geçirilmesi gereken gecelerin de o oranda çok olduğunu daha iyi anlamış oluruz.
Yeniden Doğuşun Programı
Yaşadığımız çağda ümmet güneşinin yeniden doğması artık bir zarurettir. Hayat veren ışıklarını mevcut zifiri karanlıkların üzerine göndererek beşeriyeti aydınlığa çıkarmak her zamankinde daha çok elzem ve zorunludur.
Bu ümmetin tekrar tarih sahnesine bütün özellikleriyle, güzellikleriyle ve ihtişamıyla beşeriyeti yeniden Rabbi ile buluşturma sorumluluğu hem akidesinin ona yüklediği bir yükümlülük hem de tarihe ve beşeriyete karşı sorumlu olmasının tabii bir gereğidir.
Durum böyle olduğuna göre bu alaca karanlıkta ortaya atılan ve çoğu net olmayan, olsa bile İslâm'ın diriltici ruhu ve yapısı ile bağdaştığı şüpheli bulunan, test edilme imkânı dahi bulunmayan birçok reçetenin “yeniden doğuş”u gerçekleştirebilme salahiyetlerinin ne kadar güvenilir ve muteber olduğu hususu bir vakıadır.
Bu gibi reçeteler arasında ‑belki de bir kısmı bu ümmetin ve dinin hayrını istemeyenlerin bulunduğu‑ kimlikleri belli olmayan kişi ve mihraklar tarafından ortaya atılmış olanları da, kimlikleri ve iyi niyetleri ortada olanlar tarafından atılmış olanları da vardır. Dediğimiz gibi bununla birlikte bu reçetelerin birçoğunun ne kadar doğru ve ne kadar yeterli oldukları da kesinlikle test edilmiş değildir.
Ümmetin tarihe yeniden istikamet vermek sorumluluğu ne kadar büyük bir ihtiyaç ve yükümlülük ise bu istikametin rotasının ve mahiyetinin de doğru olarak tespit edilmesi aynı oranda büyük bir ihtiyaç ve mesuliyettir. İşte sözün burasında “ashap ve onlara güzellikle uyanların” izledikleri istikametin yavaş yavaş bozulmaya başladığı bir dönemden merhum İmam Mâlik'in birçok bakımdan üzerinde durulup anlaşılması gereken son derece özlü ve “mihenk taşı” mesabesindeki şu tespitine kulak vermemiz gerekmektedir: “O zaman din(den) olmayan şey, bugün de din(den) olamaz. Bu ümmetin sonradan gelenlerinin düzelmesi, ilk gelmişleri ne ile düzeltilmiş ise ancak onunla mümkün olacaktır.” 15
Buna göre:
• Din kemale ermiş bulunduğundan şimdi ve gelecekte ihtiyaç duyulan ve duyulacak olan her şey bu dinde mevcuttur.
• Dolayısıyla, onun gaye ve maksatlarını gerçekleştirmek için neye ihtiyaç varsa bu dinin bünyesinde vardır. İlgililerin yapmaları gereken şey, bunların neler olduğunu temel kaynaklardan arayıp bulmalarıdır.
• Sözün ikinci cümlesi, dinin her zaman için bütün ihtiyaçlara cevap verebileceğine güvenmenin gerekli olduğunu vurgulamaktadır. Aynı zamanda bu amaçla ortaya konulacak düşünce, plan ve programın ve yeri gelince bunların tatbikteki aşamalarının test edileceği en büyük ölçü ve merciin “Asr‑ı Saadet'teki vahyin ortaya çıkardığı toplum” olacağına da bilhassa dikkat çekmektedir.
beytiyle dikkat çektiği bu büyük hakikati, Hilafet'in ortadan kaldırılması akabinde Hint kıtasından Fas'a kadar birçok ilim, fikir ve hareket adamımın da; yöntem, istikamet ve esasları itibarıyla büyük oranda doğru pek çok İslâmî hareketin de ortaya attığı plan, program ve düşünceler de aynı özü ve muhtevayı dile getirmiştir.
Bu hususta ümmetin yeniden doğup tarih sahnesindeki ilahî görevini yerine getirebilmek için gerekli programın temel ve karakteristik hatları hususunda ümmetin selefi ile halefi arasında mutabakat bulunmaktadır.
Geriye, bu planın ve programın ayrıntılandırılması, tatbik aşamaların ortaya çıkarılması, ümmet arasında gerekli iş bölümünün yapılması ve bunun hayata geçirilmesi kalmaktadır.
Elimizin altında ne kadar büyük bir servetin olduğunu düşünmek ve anlamak buna imanın ve gerekli uygulamaları yapmanın ön şartıdır. Çünkü böyle bir imkân ümmetin bu alandaki yetkin kişiliklerinin ayrıca uğraşıp ter dökmesine ve büyük bir enerji, mesai ve zaman harcamasına gerek bırakmamaktadır.
Tıpkı on dört asır önce olduğu gibi. Plan, proje ve program semadan geldi. Yüce Resulün öncülüğünde ashap bunu uyguladı, onların izinden gelen sorumluluklarının bilincinde olanlar da uygulama şekil ve keyfiyetiyle bunu bizlere en ince ayrıntılarına varıncaya kadar aktardılar. Şu an için ümmetin sorumluluğu, bu hazır muhteşem birikim ve serveti günümüze basiret ve ferasetle taşımaktan ibarettir.
Ancak böylelikle çoktan kapılıp gittiğimiz “seylab‑ı eyyâm” tarafından çiğnenmekten kurtulabiliriz.
Ümmet Yeniden Doğabilir mi?
Bu ve benzeri sorulara bütün cevabımız, iman ve emniyet içinde kocaman bir “evet”tir. Böyle bir cevabı vermeyi zorunlu kılan sadece, ümmetin yeniden doğuşunun, imanî ve tarihî bir sorumluluk olmasından yahut dinimizin potansiyel gücü itibarıyla bu ümmetin yeniden doğabilmesi için gerekli bütün unsur ve argümanları ihtiva etmesinden ibaret değildir.
Beşeriyetin genel olarak dibe vurdu vuracak düzeydeki itikadî, ahlâkî, sosyal ve siyasal çöküntüsü böyle bir doğuşun ümmetin dışındakilerin ve bir ölçüde ümmetin birçok kesiminin tartışılmaz bir vakıasıdır ve bu vakıa böyle bir doğuşun zarurî ve mümkün olduğunu göstermektedir.
Gerek geçmiş enbiyânın kavimleriyle arasında geçenler ve onların nebi olarak gönderildiği zamandaki toplumlarının vakıası, gerek son Nebi Efendimiz'in yeni ümmeti inşa etmek üzere görevlendirildiği dönemin vakıası ile çağımızın vakıası arasındaki büyük ve temel noktalardaki benzerlikler yeni bir doğuşun zorunluluğunu ortaya çıkarmaktadır.
Nübüvvet ve risalet Efendimiz ile son bulduğuna ve “Allah'ın, nurunu tamamlayacağı vaad edilen” 19 bu ümmete “dinin tamamıyla Allah'ın olması” nı gerçekleştirmek görevi 20 verildiğine göre, bu ümmetin gereken hüviyet ve boyutlarda yeniden tarih sahnesinde ortaya çıkması vazgeçilemez bir gerekliliktir.
Diğer taraftan ümmetin yetersiz de olsa fark edilen uyanışı, kendisini, kimliğini arayışındaki –yine yetersiz de olsa ısrarı ve bunun ancak biricik ve gerçek hayat kaynağı dinine sağlıklı bir şekilde dönüp ümmet olarak kenetlenmesinin zorunlu ve bundan başka bir yolla aydınlığa çıkmanın imkânsız olduğunu fark etmesi de artık ümmetin doğuşu şafağının gittikçe yaklaşmakta olduğunu müjdelemektedir.
Kısacası bu ümmetin yeniden doğmasını gerektiren zorunluluklar ile doğuşunun yaklaşmakta olduğunun müjdeleri bunun tahakkuk edeceğine imanımızı her geçen gün daha da pekiştirmektedir. 21
Bu arada bardağın hep boş tarafını görmek durumunda olan kardeşlerimize bu bedbin yaklaşımlarını bırakıp olayı “dolu” tarafından görerek, ağlayıp sızlanmak yerine bu uyanışın hızlanmasına katkıda bulunmalarının daha hayırlı olacağını hatırlatmadan geçmek istemiyoruz.
Yeni Doğuşun Eksikleri
Bu ümmetin gerek akidesi bakımından, gerek tarihin belli bir döneminden itibaren süregelen hayatının kaynağı ve düsturunu teşkil eden dinin gereklerini ihmal etmeye başlaması ve özellikle hem ilmî ve ahlâkî, hem devlet ve toplum düzeyinde dinin gereklerinin istenen boyutlarda hayatta etkin olmaması ve bu etkinliğinin gittikçe gerilemesi ve özellikle de pusuya yatmış, su uyusa dahi kendisi uyumayan düşmana karşı “onlara karşı gücünüz yettiği kadarıyla güç hazırlayın” 22 emrinin eksik anlaşılması ve eksik uygulanışı, buna bağlı olarak gittikçe bu alanda görülen topyekûn geriliği, bu ümmetin günümüz dilimini teşkil edenlerin kucağında bulmaları, yeni doğuşun –onemli‑ eksiklerini ve önündeki engelleri teşkil etmektedir.
Bunun yanında dinin doğru öğrenilip anlaşılması ve doğru tatbikinin ihmali başta olmak üzere, hayatın her alanında ve bütün cephe ve türleriyle ilmî gerileyiş de ümmetin “yeniden doğuşunu hem hızlandırmak, hem de sağlıklı ve doğru zemine oturtabilmek” için de bir an önce telafi edilmesi gereken eksikliklerimizin başında yer almaktadır.
O hâlde kültürel ve ahlâkî anlayışımızda irfanın en yüksek mertebesi sayılan “eksiklerimiz”i bilmek için, onların ayrıntılı bir envanterini çıkarmak, ümmetin yeniden doğuşunu planlayabilmek için elzem bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkmaktadır.
Çünkü biz çok ciddi, son derece önemli ve uzun sürecek bir yolculuğa hazırlanmak durumundayız. Valizimize neleri koymamız gerektiğini ve nelerin eksik olduğunu çok iyi tespit etmek, bu yolculuğun ilk şartları arasındadır.
Yeni Doğuşun Önündeki Engeller
Az önce yeni doğuşun eksikleri olarak sıraladığımız hususlar, aynı zamanda bu doğuşun engelleri arasında da değerlendirilebilir. Bununla birlikte bu sahadaki engelleri genel olarak iki grupta toplamak mümkündür. Bunları iç engeller ve haricî engeller olarak gruplandırabiliriz: